ANASAYFA

Din MAFYALARI (Kitap)

ÖNSÖZ

KRONOLOJİ

  BÜTÜN   DÜNYADAKİ KAVMLARA

İkinci Bir İspat

ORGANİZASYON ve  ALLAH

Belki Dinlerler

MAHKEME TUTANAKLARI

Organizasyona bir Mektup

AH ŞU ONLAR     YOKMU!

ALLAH BİZİ Mİ KULLANIYOR?

MUSEVİ    HIRISTİYAN MÜSLÜMAN

İnanan ve İnanmayanlarla Sohbet

NEDEN İKİYÜZLÜLÜK !

BİZ NEREYE GİDELİM?

Çok Önemli Bir Gün

yeni4 Sadakat

Suçunu İtiraf Edecek! yeni4

Gerçeklerden nefret ediyoruz yeni4

SİTEMAP

Gerçeklerden nefret ediyoruz

Anasayfa Din MAFYALARI Kronoloji Sitemap

  • Gerçeklerden Nefret Ediyoruz!

gerçek:

Anlam 1: Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakikî.

Anlam 2: Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici.

Anlam 3: Temel, başlıca, asıl.

yalan:

Anlam 1: Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, kıtır.

Anlam 2: Gerçek olmayan, asılsız, uydurma. (Türkçe Sözlük)

Birbirinin zıttı olan bu kelimelerden en çok hangisinin anlamını seviyoruz? Gerçekleri mi sevip, söylüyor ve onlarla yaşıyoruz? Yalanları mı seviyor, onlar ile bütünleşiyor ve hayatımızı onlarla mı dolduruyoruz?

İnsanların yalana başvurma sebepleri: Çıkar elde etmek, eleştiri veya cezadan kurtulmak, utandığı için, nezaket icabı, güvensizlik hissettiğinden, korktuğu için, öç almak, nefretini okşadığı için, sorumluluktan kaçmak, şaka yapmak ve hatta sevdiği için bile yalan söyleniyor. Eminim ki kabaca daha bir sürü nedenler sayılabilir.

Aslında yalan söylemeyen insan yok; korkunç bir şey ama gerçek bu. Herkesin, dozu ne olursa olsun ama yaptığı şey bu. Tamam, yalanın bahaneleri çok ve bazen anlaşılabilir de, peki ya gerçek? Gerçekler de mi yalan gibi sempati, anlayış hatta bazen hoşgörü ile karşılanıyor? Çoğu zaman hayır; hatta ‘ne kadar ustaca yalan söylüyor’ diye o kişileri överiz ve yine, ‘ne kadar güzel gerçekleri dile getiriyor’ da deriz. Demek ki biz yalandan da gerçeklerden de hoşlanıyoruz ama bu herkese, durumlara, yerlere ve kişilere göre değişiyor.

‘Durum bu ise, ‘eh o kadar kötü bir şey yok’ mu diyoruz? O zaman şöyle bir soru sormak yerinde olacak: Yüzdeye oranla, ne kadar gerçek ve ne kadar yalan söyleniyor? Bu sorulara doğrudan bizzat benim cevabım, %99,9 yalan söylenirken, %0,01 oranında gerçek var. Yalan her yerde. Gazete, dergi, haber, TV, filmler, insanlar, çevremiz, biz ve sayabildiğin kadar say dur. Yani yalan nerede diye aramaya gerek yok, çünkü her yerde o kadar fazlasıyla var ki, dünyayı doldurmuş.

Peki, soruyu biraz daha değiştirerek soralım: ‘Gerçekleri ne kadar seviyoruz? Ama saf, tertemiz gerçeklerden bahsediyorum. Peki, yalanı ne kadar seviyoruz? Bunlara da yine benim cevabım olsun, gerçekleri % 0,01, yani neredeyse hiç sevmezken, yalana bayılıyoruz. Sakın herkesi isteyerek yalan da söylüyor sanmayalım. O doğrular veya gerçekler için uğraş verenler, gerçeği bilmiyorlar ki doğruyu söylesinler. Her yerimiz yalanlarla yoğrulmuş ve artık bizler onunla bir bütün olmuşuz. Yalana gerçek diye sarılıp ölüme gidenlerin sayısı hesap edilemez, hem tarihte hem de zamanımızda.

Lafta, ‘kimse kendisine yalan söylenilmesinden hoşlanmaz’ denir değil mi? Palavranın en büyüğü de zaten bu. Sıkıysa sen doğruyu, gerçeği söyle, söyle de gör!

Demek ki biz insanlık olarak yalandan pek çok fayda gördüğümüzden dolayı mı yalanı sevip, gerçeklerden uzak duruyoruz? Cevap apaçık ortada, ne kadar fayda gördüğümüzü dünyamıza bakarak karar verin. Başka bir dünya da yok, bir tane. Ve sonra en başta yazılı olan yalan ve gerçeğin anlamını tekrar okuyun, düşünerek! Sarıldığımız, bütünleştiğimiz yalanların bizi nereye götüreceğini ve yine hırsla gerçeklere karşı durmakla ne elde edeceğimizi bir düşünün.

Hz. Davut: -Herkes birbirine yalan söylüyor, dalkavukluk, ikiyüzlülük ediyor.(Mezmurlar 12:2) diye Zebur diye bildiğimiz kitapta kaleme almasının üstünden yaklaşık 3200 sene geçmiş.

‚İnsanın en büyük ve en kötü sıfatlarından biri yalan söylemektir‘ diye geçiyor Wikipedia açıklamasında.

Bakın, ben insanların yalan söylemesini büyük bir zayıflık olarak görebilirim. Hatta onları anlamaya da çalışırım, konu bu değil; asıl korkunç olan, insanların gerçeklere karşı olan tutum ve tepkileri. Hem de o gerçekler ki, kesin olarak onların gelecekleri, çıkarları ve hayatlarıyla ilgili olduğu halde. İnsanlar bunlardan nefret ediyor. Tarihe baktığımızda, olayları birkaç sayfa üzerinden okurken ki, onlar 50, 100 yılı ve hatta daha uzun bir zamanı içerebilir, kafamızı sallarız, o zamanki insanların yaptıklarına anlam veremeyiz. Okuduğumuz o tarih tarafsız bir şekilde kaleme alınmışsa, başlangıç ve sonlarını hemen birkaç sayfada, hatta bazen birkaç cümlede okuyuveririz. Bizim birkaç dakika içinde sahip olduğumuz bu bilgiler ve o insanlara olan hükmümüz doğru, adil, akıllıca, bilgece olurken; eğer olayların içinde yaşıyorsak, maalesef okurken kafamızı sallayıp, anlam veremediğimiz, akılsızca ve çok yanlış dediğimiz şeyleri bizzat yapar, yaşar ve de ölürüz. Ölmek önemli değil; nice peygamberler, doğru kişiler, İsa Mesih de öldürüldü fakat ‘ne uğrunda’ diye sormalıyız. Doğruyu ve gerçeği savunup da, boyun eğmeden ölenler için, ödün vermediler diye bir yerde sevinç duyup, onların izleri ardınca gitmek isteyen insanlar az değildir.

Zamanın Roma Valisi, İsa Mesih’e hükmetmeden önce sorular soruyor:

Bunun üzerine Pilatus, “Peki o zaman sen kral mısın?” dedi. İsa şöyle karşılık verdi: “Kral olduğumu sen kendin söylüyorsun. Ben bunun için doğdum, gerçeğe şahitlik etmek için dünyaya geldim. Gerçeğin tarafında yer alan herkes benim sesime kulak verir.” Pilatus ona, “Gerçek nedir?” dedi. Yuhanna 18:37-38

Pilatus soru sormuyor, sorduğu soruyla aslında kendince cevap veriyor ve de samimi. ‘Gerçek nedir?’ demekle, tecrübelerinden de korkunç zor bir kıyaslamanın farkında. Gerçek ile yalanı pek de öyle kolay fark edilir olduklarını sanmayalım. O kadar ustaca, kurnazlıkla yapılıyor ki, fark etmek bazen imkânsızın da ötesinde. Dedim ya, tüm dünya yalanla yoğurulmuş, hem insanların ömrü kısa, önümüze konulanlara inanmak zorunda kalıyoruz.

ABD de mahkemeye çıkan görgü tanıklarının %72 sinin yanlış çıktığı söyleniyor. Dikkatli okuyun, ‚yanlış çıktı’ deniyor, ‘yalancı’ denmiyor. Örneğin 17 sene hapiste yatan ve devamlı suçsuz olduğunu söyleyen bir adamın suçsuzluğu yine tesadüfen ortaya çıkıyor. Kendisine neredeyse ikiz denecek kadar benzeyen, sakal tipi ve bıyığıyla tıpa tıp aynı bir mahkûmun suçlu ve aynı hapiste olması olaya ışık tutuyor da, adamı serbest bırakıyorlar. Hayatının 17senesi rezalet oluyor tabii. Fakat ben de olsaydım, ‘o bu adamdı’ derdim. Yalnız ben değil, herkes öyle söylerdi ve buna da gerçek derdik, çünkü benzerlik korkunç. Fakat o yanlış görgü tanıklarının hepsi de samimiyetle hata yapmıyor tabii. Duygularına, öfkesine, kinine yenik düşenler bir yana, o insanı sempatik bulmadığı için, kendi söylediği yalana kendi de inanıyor derler ya, işte aynen öyle olanlar da muhakkak var.

Ülkedeki zor davalara krallar bakardı. Zamanımızdan yaklaşık 3 bin sene önce, Hz. Davut’un oğlu Kral Süleyman’ın ilginç bir davası Mukaddes Kitapta da geçer. Dava, aynı odada yaşayan ve neredeyse aynı zamanlarda bebek doğuran 2 fahişe kadın hakkındadır. Biri herhalde gece emzirirken uykuya dalıyor ve bebeğinin üstünde uyuyor ve bebek boğulup ölüyor. Bunu fark ettiği zaman ise, öbür kadının bebeğini alıp, ölü bebeği onun koynuna koyuyor. Fakat davada ikisi de aynı şeyleri söylüyor. Gel çık işin içinden. ‘Yok, hayır! O benim bebeğim, ölü olan onunki. Hayır! Ölü olan onunki, yaşayan benim bebeğim’ diyerek. Süleyman bu iki kadını da dinliyor ve basit bir karar veriyor. ‘Çocuğu getirin ve ortadan kılıçla ikiye ayırın, yarısını birine diğer yarısını öbürüne verin’ diyor. Kadınlardan biri şaşkın ve muhakkak da korkunç bir endişeyle haykırarak, ‘aman efendim durun, sakın öldürmeyin! Bebeği ona verin’ derken, diğer kadın, ‘öyle yapın, ne benim ne de onun olsun, ikiye bölün’ der. (1.Krallar 3:26) O zaman kral kararını verir: ‘Sakın çocuğu öldürmeyin! Birinci kadına verin, çünkü gerçek annesi odur’ der.

Bunlar şimdiki zamanımızın tıp tekniğine göre basit örnekler ama o zaman için çok zor bir durum, aynı zamanda hükümdeki bilgece karar şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıyor.

Benimse üzerinde durmak istediğim konu, insanlardan kim her şeyin en doğrusunu ve gerçeğini biliyordan ziyade, kasıtla gerçeklerden nefret etmek. Olabilir, bir şey yanlıştır, yalandır, ama biz onu gerçek olarak biliyor ve inandırılmışızdır. Bizim gerçeğimizdir artık o. Hem de tüm yürek ve samimiyetle. Bu durum tüm dünyamızı doldurdu desek de, ondan kurtulmak aslında çok basit ve kolaydır. Tabii yine lafta ama uygulamada öylemi gelin bakalım.

Ben yine basit ve hani ‘adi suç’ denir ya, işte o türden söylenen ve nefret gören gerçekleri ele almak istemiyorum. Mesela:

-Aa! Çok kilo almışsın,

-Bu kıyafet sana hiç yakışmamış,

-O ne kadar komik topuklu ayakkabılar, palyaço gibisin kız,

-Ne biçim dandik bir araban var öyle, inip binerken fıtık olacağım,

-Nasıl bir gözlük seçmişsin; sanki ‘bakın ben gözlük takıyorum’ der gibi,

-Bu makyaj ile yalnız çirkin veya komik değil, ucubeye de dönmüşsün,

-Bu ne pislik, her yerin çöplük gibi kokuyor,

-Ver şunu! Bir yumurtayı bile çırpamıyorsun…

İşte bu tür gerçeklerden bahsetmekle zaman kaybetmek istemiyorum. Bunlar hakkında yazılmış bir çok makaleler var zaten ve hepimizin de haşır neşir olduğu türlerden. Hani bazı şeyler vardır ve ‘onlar artık bizim gerçeklerimiz olmuşlardır’ dedim ya, işte bu türler. Aklıma gelen en güzel ve kolay örnekler inançlarımız oluyor. İster ateist olalım, ister deist veya şeytana tapıp, hiçbir inancı olmayan, fark etmez. Bizim gerçeklerimizi, onu işlemek istiyorum. Çünkü gerçek dediğimiz kavram birçok şeye bağlı. Eğitim, bilgi, görgü, tecrübe, iman ve en önemlisi de bilmek, yani onu yaşamak ve hissetmek. Gerçi bunlar bile çoğu zaman yalan ile gerçeği ayırt etmeye yeterli olmayacaktır.

Noel, Hıristiyanların en önemle kutladıkları bir bayramdır. Yani onlara göre İsa Mesih’in doğum günü. Hâlbuki o 24 Aralık günü İsa doğmamıştır ve kesinlikle de hiçbir İncil de böyle bir bilgi, ispat yoktur. Milletin, bilhassa çocukların derdi hediye. Zaten çocuklar Noel falan bilmez, onu onlara toplum, çevre, ebeveynler öğretir. Hediyeler ile öğrenmek de işin başka bir cilvesi. Aradan onlarca yıl geçer ve o çocuklar yetişkin olup evlenir, çoluk çocuk sahibi olurlar ve ayni terane devam eder. Benim gibi biri de çıkıp, ‘yok kardeşim, bugün İsa’nın doğum günü falan değil; hem ayrıca Allahın kulları, peygamberler hiçbir zaman doğum günü falan da kutlamamıştır. Açın Mukaddes Kitaba bakın’ derse ne olur?

Müslümanlar ve İslam âlemi erkekleri çocukken veya sonradan dine dönmüşse sünnet ederler. Böyle bir emir Kuranın hiçbir yerinde geçmez ve ispatlanamaz da. Fakat onlar bunu Allahın emri veya peygamberin sünneti diye uygular ve korkunç şatafatlı düğün ve eğlenceler ile çocukların çükünü keserler. Bu kural ve emri Allah Yahudilere yani Hz. İbrahim vasıtasıyla İsrail oğullarına vermiştir ve hükmü İsa Mesih ile kesin bir şekilde İncil’den ispatlar ile ortadan kalkmıştır. İsa’nın kurtarıcı Mesih olduğuna inanmayan Yahudiler varsa da, Kuran İsa’nın Mesih olduğunu apaçık kabul eder. Kısacası artık Allahın emri değildir. Sen çık da bunu onlara söyle ve ispatlar ile Kuran’ı da, Tevrat’ı da, İncil’i de getir göster, ne derler, nasıl tepki gösterirler?

Sizce bu insanlar gerçekleri duydukları, ispatlarını da gördükleri zaman, kaldı ki senin ispat göstermene fırsatın olursa, ne yaparlar? Siz cevabı biliyorsunuz, onun için yormayın beni. Peki, en fazladan içlerinden inatçı biri çıkar, seninle tartışmaya, ispatlar ile seninle boğuşmaya kalkar da, gerçeği görürse, sizce o ne yapar?

Karadenizliler inançlı insanlardır. Hıristiyanların içinde de var öyle inançlı eğitim ve öğretim ile yetişmiş kişiler, Yahudiler de. Hatta binlerce din, mezhep, tarikat, cemaatler var, onların içindekiler de. Ben size kendi tecrübelerimi söyleyeyim. Onlar gerçekleri görüp, duyup, anladıkları zaman, ya ağızlarından köpükler saçarak kavga ederler, ya nefretle konuyu kapatın derler veya o inatçı gibiyse, tartışır, çekişir, arar, araştırır, düşünüp taşınır ve sonra tüm inançlarından vazgeçip artık hiçbir şeye inanmaz. Allah, bir yaratıcı, her şeyi var eden, uzaya, galaksilere hükmeden artık onun için yoktur. Neden? Yani buna ne sebep olmuştur? Gerçekler mi? Hâlbuki insan ister istemez, ‘tam tersi olması gerekirdi aslında’ demiyor mu? Yani inancına daha bir bilinçli, daha bir bilgili, daha çok gayret ve Tanrısal gerçeği öğrenmiş olmanın sevinci ve zevki ile yaklaşıp sarılması gerekmez miydi? Maalesef olmaz, en azından ben neredeyse sırf bu konudaki tecrübemde 40 senede görmedim, yaşamadım.

Doğan bir bebek, hiçbir şey bilmez. Anne-baba, akrabalar, çevre, toplum katkılarıyla çocuk büyür yetişir. İnanç konusunda ise neredeyse doğduğu andan itibaren çevresi onu aşılar durur. Hiçbir şey bilmediği için, duydukları, öğrendikleri, gördükleri onun gerçeği olur ve olması için de zorlanır. Onca yıllar gerçek diye inandıklarına karşı sen çıkar içine bir şüphe sokarsın. Ya hiç umursamaz ve aynı kafada, toplumun ona verdiğiyle devam eder; ya da kafa yorar ve büyük bir aldatılmışlık hissine kapılır. Hâlbuki İsa Mesih’in verdiği bir örnekte olduğu gibi, “İşte böylece Göklerin Egemenliği için eğitilmiş her din bilgini, hazinesinden hem yeni hem eski değerler çıkaran bir mal sahibine benzer” dediği sözüne uygun davranmaz. (Matta 13:52) O her şeyi çıkarıp atar. Duyduğu gerçekler onu bilgece davranmaya değil, aptalca davranmaya teşvik etmiştir.

En büyük kusur ve hata, çocuklar yetiştirilirken, gerçek diye inandırıldıkları her ne ise, onun bir yalan, yanlış veya hatalı olabileceği ihtimaline açık kapı bırakılmamasıdır. Tam tersine, sahip olduğu inancı sorgulaması bir sadakatsizlik, hainlik, sonunda ihanet, kısacası büyük bir günah ve suç demektir. Bu örnekleri de belki görerek yaşamıştır o çocuklar. Artık onlar için soru sual ve şüpheler hiçbir zaman kabul edilemez. Korkuyu alan herkes aynı şekilde davranır, çünkü gerçekleri kabul etmenin bedeli bazen çok ağırdır. Gel de gerçeği sev veya ondan nefret etme.

Yeryüzünü Şeytan yönetiyor. Belli bir süreyle Allahtan müsaade istedi ve Allah da ona verdi. İnsanları saptıracağına dair de ant ederek.  (Tevrat-Eyüp 1.ve 2. Bölümler; İncil-Yuhanna 12:30-31; Yuhanna 14:30; İncil-Luka 4:5-6; İncil-Vahiy 12:9; Kuran-Hicr 28-43; Kuran-İsra 61-65; Kuran-Sad 79-84)

Şimdi bu cümle tepeden inme mi oldu? Yeteri kadar ispatlar var ama gelin soruyu değiştirerek soralım ve cevabı siz kendiniz verin. Sizce bu dünyayı Allah mı yönetiyor ve onun iradesi mi oluyor? Hıristiyanlar çocuklarına örnek dua dedikleri, İsa’nın öğrencilerine öğrettiği şu duayı ezberletirler:

Göklerdeki babamız, ismin mukaddes olsun; krallığın gelsin, göklerde olduğu gibi yerde de senin iraden olsun...(İncil-Matta 6:9-10) diyerek başlarlar duaya. Demek ki göklerde olduğu gibi yeryüzünde onun iradesi olmuyor. Bu yüzdendir ki neredeyse tüm dinler, gerçek Allaha tapmayan dinler de dâhil, dünyadan ve dünyevi tutkulardan uzak durmamızı öğretirler. Allahın kulu Resul Yakup İncilde hiç şüphe götürmeyecek şu sözleri söylüyor:

Kim dünyaya dost olmak isterse, kendini Allaha düşman eder.(İncil-Yakup 4:4)

Bu sözleri basit düşünmeyelim; ‘Yani ne demek, dünyayı yaratan Allah değil mi de biz dünyaya düşman olalım?’ gibi. Çünkü bu sözlerdeki anlam o değil. Masmavi gökyüzü, gece yıldızlar, denizler, ormanlar, kuşlar, balıklar ve harika bir yaratılış, her ne kadar hiç durmadan bozmaya çalışsak da. İşte bu kastedilmiyor. Dünya üzerindeki hâkim ruhtan, o çirkin güçten ve onun yaptırımları, sistem kastediliyor. Onun da Şeytan olduğu, yine sadece bizim mantığımızla bile kolayca anlayabileceğimiz çirkin bu gücün hâkimiyetini Allah açıkça birçok defa kulları vasıtasıyla kaleme aldırttı. (İncil-Luka 4:6; Matta 4:9; Vahiy 12:7-9; Tevrat-Eyüp 1:6-7; Kuran-Nisa 118-119; Araf 14-16 ve 30; İbrahim 22; Hicr 28-38; Sad 71-85) 

Konumuz gerçeklerden nefret etmek ise, Şeytanın burada işi ne? Gerçeğin zıttı olan kelimeyi ‘yalan’ olarak açıkladık ve sözlük anlamını da verdik. Fakat yalanı icat edenin kimliği hakkında bilgi yoktur o sözlüklerde. Bakın İsa Mesih bu konuya nasıl bir ışık tutuyor:

Siz babanız İblistensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır. (İncil-Yuhanna 8:44)

Demek ki yalan ilk defa Şeytan denilen, başlangıçta Allah tarafından yaratılmış, bizler gibi özgür iradeli, ruhi yaratık olan bir melek tarafından ortaya çıkıyor. (Mukaddes Kitap-Hezekiel 28:13-19) Bu yüzden de ona ‘yalanın babası’ deniyor ve aynı zamanda da ‘kendisinde gerçeğin olmayışını’ dile getiriyor İsa Mesih. Madem kelimelerin anlamları, işleri, yaptırım ve sonuçları üzerinde duracağız, onların ortaya ilk çıkışı ve nedenlerini de bilmek çok yerinde değil midir?

Şimdi, ‘Yalan tüm dünyayı doldurmuş, gerçeği bulmak neredeyse imkânsız olmuş’ dememin nedenleri sanırım daha net anlaşılır. Görmediği şeylere inanmayan, ateist, hatta hiçbir inancı kabul edemeyen insanlar, ‘insanlık olarak, kendi yaptığımız kötü şeylere savunma olsun diye şeytanı icat ettik’ demeleri de yabana atılır bir söz değil kısmen. Kısmen diyorum, yarısı hakikat yarısı yalan ve yanlış bu ifadenin. Bakın şeytan diriliş gününde, onu suçlayanlara karşı kendini nasıl savunacakmış, Kurandan okuyalım:

İş bitirilince şeytan da diyecek ki: "Şüphesiz Allah size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır." (İbrahim 22)

Kısmen, yarısı doğru yarısı yanlış dememin nedeni bu gerçeklere dayanıyor. Evet, şeytan tüm insanlığı saptırıyor ama insanlar da sapmakla suçsuz değil. Şeytan burada doğruyu söylüyor. Yani her şeyi şeytanın üzerine atarak kurtulamayacağız. ‘Kötü arkadaşlıklar iyi ahlakı bozar’ diye geçer İncil’de ve doğru ama o kötü arkadaşa uyan da masum sayılmaz, suçsuz tutulmaz.

ABD Huawei ve Çin ile ekonomik savaşı başlattığında, Huawei hakkında bilgi toplamaya başladım. Dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Çin, telefon nasıl yapılır, tüm ülke telefon ağıyla nasıl örülür diye 80li yıllarda batıdan yardım istiyorlar. Amaçları belli, ucuza kendilerinin üretmesi ve ülkesinde milletin bundan faydalanmasını sağlamak. O medeni batı bunlara hiçbir bilgi vermiyor ve yardım elini uzatmıyor. Bu sefer onların kendileri sıfırdan denir ya, öyle başlıyorlar. 30-40 sene demeden 5G teknolojisiyle de dünyanın önüne geçiyorlar. Ben hemen bir Huawei telefonu aldım. Telefonu Almanya’da, bu ABD-Çin-Huawei krizi nedeniyle kampanyadan ucuza aldım. Yarı fiyatından da az, bir günlüğüne bir internet kampanyası. Yanında da yine Huawei’in sonradan çok sevdiğim 39 Euro değerindeki Bluetooth hoparlörünü de hediye verdiler. Bu mağaza bana telefon ve hoparlör hakkında fikrimi yazarak paylaşma teklifi gönderdi. Herkese yapıyorlar. Ben de ABD’nin Huawei’e savaş açmasının boşuna olmadığını, çok kaliteli ve güzel bir telefon olduğunu. Bu kadar ucuz olmasına da üzüldüğümü, insanların birbirleri için değil, birbirlerine karşı savaşmalarının akılsızlık olduğunu yazarak telefonun teknik faydaları hakkında da bahsettim. Mağaza bana, ‘sıkı bir inceleme sonucu benim bu yorumumu yayınlamayacaklarını’ bildirdiler. Apaçık bir neden de göstermeden. Güldüm tabii. Türkiye’ye daima çamur atıp, fikir özgürlüğünden bahseden ülkeler bunlar. Yazdığım yazıyla da, yaşayarak, deneyerek tecrübe ettiğim, parasını vererek aldığım bir ürün hakkında gerçekleri dile getirdim ama battı. Hem daha alalı 2 hafta olmamış, bakalım bu kaç sene dayanacak, yıllarca aynı memnuniyeti bana verecek mi? gibi sorulara şu cevapla kendimi teselli ettim: ‘ABD, dünyanın en çok satan telefonu olma yolundaki bu firmaya karşıysa, o iyidir’. Çünkü insanları tanıyorsanız, onların tepkileri size apaçık birtakım mesajlar veriyor. Aynı şekilde Samsung ile de çok uğraştılar. Apple-İphone onların yakasını hiç bırakmadı ve endüstri casusları ile yazılımlarını bozdu, telefonu tüm dünyada kötüledi falan. Kore ABD yanlısı olmak zorunda olduğu için, iş Çin ile olduğu gibi değil, sessiz ve sedasız yaşandı. Kore de ABD ye karşı çıtını çıkaramıyor. Samsung Çin’in olsaydı, yine aynı Huawei gibi olacaktı. İnsanlar bu kadar bayağı ve basit olabiliyorlar. Sen! müsaade almadan, benden daha iyi hiçbir şey yapamazsın demek bu. Bu film de dünyanın her yerinde oynanıyor.

Yukarıdaki anlattığım örnekle gerçeklerin veya yalanın ne ilgisi var? Bu olayda kim kimin gerçeğini dinler? Sen istediğin kadar iyi, insanlığa faydalı, herkesin neredeyse alabileceği ucuzlukta ve sırf kendi imkânlarıyla ortaya çıkardıkları bir telefon ve teknolojiyi git ABD’ye veya ona sadık bir ülkenin mağazasına anlat. Sıradan birinin yorumuna dahi tahammül edemiyorlar. Aslında gerçeği bildikleri için kuduruyorlar. Hâlbuki 800 ila 1200 Euro’ya sattıkları İphone da Çin’de üretiliyor ve onlara o kadar kâr bırakıyor. Kendi ülkesinde yapsa, iki misli fiyata satmak da belki kurtarmayacak. Dünyayı Şeytan yönetiyor dedik ya, insanlığı birbirine kırdırmaktan her zaman büyük keyif almış insanlık düşmanından bahsediyoruz. O tahrik ediyor, çağırıyor, insanlar da hemen onun arzusunu yerine getiriyor.

Bu devletlerarası savaşların aynısı insanlar arasında, ikili insanlar, aile ve bir çatıyı paylaşanlar arasında da aynı şekilde oluyor. İnsanlar bindikleri dalı keserek, daha da çirkin, daha da basit, daha da bayağı ve canavar oluyorlar. Milyarlarca insan da onları öylece seyrediyor. ‘Bizi yönetin, biz kendimizi yönetemiyoruz’ diye de yetki vermişler bir kere. Eh, bundan sonrası şeytan için daha kolay. Milyarlarca insanın aklını mı çelmek kolay, yoksa bir avuç insanın mı? Ne kadar az olursa, o kadar kolay.

Bir Alman gazetesine makale yazan bir kadın yazar, ‘günde ortalama 100 kere yalan söylüyoruz’ diyor ve devam ediyor. ‘Bununla da ille, kasten kandırmayı ya da hiç olmamış şeyleri anlatmayı kastetmiyorum’ diyerek. ‘Küçük şeyler, yarım gerçekler, kelimeleri süslemeler, abartılar falan’. Yine aynı yazar, ‘gerçekleri söyleyenleri cezalandırıyoruz’ diyor ki buna ben Alman halkı üzerinde hayatım hakkı için sayısız kereler şahit oldum. Ayrıca gerçekler konusunda pek öyle uzaklara, yabancılara, otoritelere falan gitmeyin; insanın oğlu, gelini, eşi, ebeveynleri yani kısacası neredeyse birinci dereceden kan bağın olan kişiler ile olan ilişkilerde gerçekler büyük bir tabudur. Tüm o bir ömür boyu küsmeler, düşmanlıklar, bitmeyen kinler, birbirlerine tahammül edememeler, muhakkak birinin gerçeği söylemiş olmasından, öbürünün bunu yutamamasından da kaynaklanır. Gerçekleri eğer devlet otoritesine karşı söylersen ve o gerçekler onların çizgisi dışındaysa, yandın. Bilhassa gelişmiş dediğimiz ülkeler, teknolojisi ve gelir seviyesi yüksek ülkelerin insanları bu konuda çok daha aşırı derecede hassastır. Onlar gerçekleri bırakın yutmayı, onu gargara bile yapamazlar. Aynı şekilde az gelişmiş ülkelerin, kalburüstü insanları da aynıdır. Yani refah seviyesi, etiketi, rütbesi, parası, diplomaları arttıkça, kibir ve kendini beğenmişlik de artıyor ve genelde insanlar ego ve menfaatlerini koruma uğrunda gerçeklerden daha çok nefret ediyorlar demek isterdim ama çok taraf tutmak olur diye diyemiyorum. Çünkü gerçeği ya seversiniz ya da sevmezsiniz. Kim olursanız olun; ister zengin, ister fakir; ister okumuş veya okumamış. Okumamışa cahil, okula gitmiş olana ise âlim demiyorum; çünkü cehalet akademik bilgilerle yok olmaz. Diplomalar olsa olsa cahilliğinin üzerine ancak bir örtü olur. Nice okuma yazma bilmeyen bilge bilenler, nice akademik bilmeyen cahiller de vardır. Kütüphane bilgisine sahip olmak bilmek demek değildir. Sevgi üzerine kitaplar yazan, ille de sevgiyi biliyor demek değildir. Çok güzel tarif etmiş, anlatmış, örnekler vermiş olabilir, yine de biliyor demek değildir. Ancak o konuda bilgisi vardır. Yaşamamıştır, hissetmemiştir, yüreğinde gerekli yeri verememiştir, bu yüzden o ruhu bilemez. Bu benzetmek caizse, doğuştan köre ışık gibidir. Köre ışık öğretilir, o konuda bilgi verilir, anlar ve onun hakkında sahip olduğu bilgiler ile çok güzel tarif de eder ama hiçbir zaman bilemez. Bilmek için yaşamak, hissetmek, tecrübe etmek gerek.

İnsanlar kabul etmedikleri gerçeklere veya yalana karşı pasif kalıyor ise, bu karşı tarafa gücü yetmediğindendir. Kısacası gerçeği veya yalanı söyleyen kişinin gücü büyük rol oynar. Güçlüysen, dokunulmazlığın ne kadar büyükse, söylediğin gerçeklere, yalanlara karşı çevren de bir o kadar siner. Yalnız unutmayalım, ‘yerin de kulağı vardır’ derler ya hani, o gerçek veya yalan senden daha güçlü birinin kulağına gidecek olursa, sonra ne olur bilinmez. O sessiz kalanları da yuttu sanmayalım, hoşlarına gitmeyen o gerçekleri, yalanları söyleyenin arkasından gizliden gizliye mezarını kazıyorlardır. Aslında ne kadar acı bir durum, gerçekler ve yalanlar aynı kefede tartılıyor sanki. Kimi onu öbürü diğerini seviyor.

Kim ve ne olursak olalım, söylediğimiz doğru ise gerçektir. Gerçeklerden nefret ediyorsak, bunun tek bir açıklaması vardır, o da: Biz Kötüyüz. Konuyu ne kadar uzatırsak uzatalım, yalanı seviyor, gerçeklerden nefret ediyorsak, bu bizlere sonsuz geleceği vaat eden yaratıcıyla ilişkimizi koparıyor demektir. Bakın Resul ne diyor:

Çünkü hakikate karşı değil, ancak hakikat için bir şey yapabiliriz’ (İncil-2.Korint. 13:8)

Bununla, kimse yalan için bir şey yapamaz denmek isteniyor. Yalanı korumak, gerçekleri maniple etmek, evet fakat hiçbir zaman ilelebet kalıcı olmayacaktır. Gerçekler her zaman sonunda ortaya çıkar. Bazıları, ‘biz yalanlarla gemimizi yüzlerce yıl, hatta binlerce yıl yürüttük’ bile diyebilir, yalan da değildir. Çünkü dini inançlara, galip devletlerin yazdıkları tarihlere baktığımız zaman, gerçekten de insanlığın binlerce yıldan çok fazla aldatıldığını ve yalana inanmak zorunda bırakıldığını da görüyoruz. ‘Yalanın bacakları kısadır, uzun mesafe gidemez’ derler ama bu söz her zaman doğru değildir. Yalan bazen bir ömür boyu değil, onlarca nesle kadar devam edebilir. O yalanı sürdürenler ve korumaya çalışanlar, bazen kendileri de nedenini bilmiyordur.

Bir kafes gibi odaya 3-5 maymun koymuşlar. Güzel, yaşayacakları bir ortamı da hazırlamışlar. Her şeyleri varmış ve mutlu görünüyorlarmış. Sonra odada ağaç gibi duran şeyin üzerine bir muz asmışlar. Maymunlardan hemen biri fırlayıp muzu kapmış. Tam o sırada bunların üzerine bir müddet tazyikli su sıkmaya başlamışlar. Sonra yine bir muz asmışlar ve onu bir maymunun alması ile tüm maymunların üzerine su sıkıyorlarmış. Belli tecrübelerden sonra maymunlar muzu hiç almaz olmuş. Muz öyle tepede sallanıyor ama hiçbiri almıyor. Zaten almaya teşebbüs eden olursa eğer, diğer maymunlar engelleyip, onu bir güzel pataklıyorlarmış. Sonra kafesten bir maymun alıp, bu su hikâyesini bilmeyen başka bir maymunu koymuşlar. O tabii muzu görünce hemen fırlamış ki, arkasından öbürleri onu yakalayıp bir güzel dayak. Maymun, belki tesadüftür deyip, o dayaktan bir şey anlamasa da, her muza yöneldiğinde dayak yiyince, o da bırakmış muz sevdasını. Sonra başlangıçtaki su olayını bilen başka bir maymunu daha çıkarmışlar ve yerine işi bilmeyen bir maymun daha sokmuşlar. Hikâye yine aynı ve öyle öyle tüm en baştaki suyu bilen maymunların hepsini çıkarmışlar. Kafesli odadaki hiç suyla ıslatılmamış maymunlar muza kesinlikle gitmiyormuş. Nefsine yenilip gidenler tabii ki oluyormuş ama dayak yemesi de kaçınılmaz olarak. Artık herkesin bildiği, duyduğu bu araştırmayı yapanlar bir soru sormuşlar. Bu maymunlara sorsak, ‘muzu neden almıyor, neden birbirinizi engelliyor ve kavga ediyorsunuz’ desek,  ne derlerdi? Bizler gibi, ‘böyle gelmiş böyle gider’ mi derlerdi?

Kötü ve kirli işler gizli veya sinsice, değişik bir görünüm verilerek yapılır. Gizlide yapılan bu işlerin, yalanlar ile korunmaya, maskelerinin düşüp, meydana çıkmamasına çalışılır. Gerçek ise adeta ortalığı aydınlatan ışığa benzer. Her şey gözler önüne serilir ve maskeler düşer.  Bu sebepten pek çok insan ışıktan, yani hakikatten nefret eder.

Yargı da şudur: Dünyaya ışık geldi, ama insanlar ışık yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü.

Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve yaptıkları açığa çıkmasın diye ışığa yaklaşmaz. Ama gerçeği uygulayan kişi yaptıklarını, Allah'a dayanarak yaptığını göstermek için ışığa gelir" diyor İsa Mesih

İncil-Yuhanna 3:19-21 de.

Aslında konu bu kadar basit ve anlaşılır. Yine de her kötülüğün gizli yapılacağını beklemeyelim. Bilhassa zamanımız buna çok güzel bir örnektir. İnsanlar kötü olan işlerini ve amaçlarını apaçık ilan ediyor, gizlemiyorlar. Biraz önceki açıklamaya göre ters düşer bu gerçek. Artık birçok şey apaçık uluorta ve gizlenmeden yapılıyor.

Mesela 50 yaşlarındaki bir kadın, ‘Ben porno film seyretmeyi seviyorum ama Türkiye’de bu sayfalara erişim yasak’ diyerek mikrofon önünde yakınıyor. Artık beyaz elbiseler ile masmavi denizin ortasında, harika bir yatta sigara reklamı yapılmıyor. Paketlerin üzerinde insan sağlığının ne kadar çirkin bir hale geldiğini gösteren resimler ve açıklamalar var, ‘sigara öldürür’ diye. Politikacılar da farklı değil. Eskisi gibi vatan, millet ve özgürlük yerine, ‘neden güçlü ülkelerin mandası olmuyoruz, neden topraklarımızı vermiyoruz; neden oranın petrolü bizim olmasın, dünyayı neden sırf biz sömürmeyelim’ gibi demeçler veriyorlar. Fahişeler, homoseksüeller, EİDS hastaları, uyuşturucu bağımlıları, meydanlarda, caddelerde onur yürüyüşü yapıyor. Devletler teröristleri destekliyor, daha doğrusu onları önce terörist yapıp, amaçlarına ulaşsınlar diye kullanmaktan açıkça çekinmiyorlar. Hatta seçimlerden önce, ‘onları destekleyip, milyarlarca dolarlık silah vereceğiz’ diye karşılıklı bir ağızdan halka söz veriyorlar. İnsanlar bunlara kötü gözle bakmıyor artık çünkü seçecekleri her iki başkan adayı da aynı sözü veriyor. Yani başka çareleri yok. 30 senelik evli ev kadınları, ‘artık dışarıda kimi istersem onunla cinsel ilişkide bulunmak istiyorum’ diyerek evden çıkıyor ve sabah dönüyor. 28 yaşındaki oğlu ve kocasının yüzüne karşı. Güpegündüz sokakta kadınlara tecavüz ediliyor, insanlar öldürülüyor. Çevredekiler ise bunları telefonlarına kayıt yapmayla uğraşıyor. Hesabından böyle heyecanlı sahneleri paylaşarak, çok seyirci rekoru kırma arzusunda. Örnekler o kadar çok ki, anlatmayla bitmez.

Bu gibi örnekler çok eski tarihlerde de yaşanmış. Sakın, ‘Eskiden böyle değildi, şimdi böyle oldu’ demeyin. Eski derken evet, belki sizin yaşadığınız kısa zamanda ve yerde olmamıştır fakat insanlık tarihine baktığımızda, binlerce yıl öne, aynı bozuklukları okumak mümkün. İnsanların edebini, hayâsını kaybedip, canavarlara dönüşmesi çok da kolay olmuş. Bakın yaklaşık 2500-2600 yıl önce Allah İsrail halkına neler diyor:

Yüzlerindeki ifade onlara karşı tanıklık ediyor. Sodom gibi günahlarını açıkça söylüyor, gizlemiyorlar. Vay onların haline! Çünkü bu felaketi başlarına kendileri getirdiler.

Varlığım hakkı için diyor Egemen RAB, kız kardeşin Sodom'la kızları, kızlarınla senin yaptıklarını asla yapmadılar.

"'Kız kardeşin Sodom'un günahı şuydu: Kendisi de kızları da gururluydu, ekmeğe doymuşlardı, umursamazlardı. Düşküne, yoksula yardım elini uzatmadılar. Kendilerini beğenmişlerdi. Önümde iğrenç şeyler yaptılar. Bu nedenle, gördüğün gibi onları önümden süpürüp attım… Tevrat-Yeşaya 3:9

Ahlaksızlığının ve yaptığın iğrençliklerin sonuçlarına katlanacaksın. RAB böyle diyor. Tevrat-Hezekiel.16:49-50 ve 58

Hepimizin bildiği gibi binlerce sene İsrail, yani Yahudiler dünyada vatansız, hor ve kovulmuş olarak yaşadılar. Kısacası Allah sözünü tuttu. Onlara karşı sözünde duran Allah, diğer ulusları görmezden gelmeyecektir ve gelmiyor. Gerçeklerden nefret edip yalanları sevmek ve onlarla yaşamak, aslında insanlığı bırakın yerinde durdurmayı, ilerlemesini önlemeyi; korkunç geriye götürür, gelişmesini önler, acılar verip, mutsuz ve başarısız kılar.

İsa kendisine iman etmiş olan Yahudilere, "Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak" dedi.

"Biz İbrahim'in soyundanız" diye karşılık verdiler, "Hiçbir zaman kimseye kölelik etmedik. Nasıl oluyor da sen, 'Özgür olacaksınız' diyorsun?" İsa, "Size doğrusunu söyleyeyim, günah işleyen herkes günahın kölesidir" dedi. "Köle ev halkının sürekli bir üyesi değildir, ama oğul sürekli üyesidir. Bunun için, Oğul sizi özgür kılarsa, gerçekten özgür olursunuz. İbrahim'in soyundan olduğunuzu biliyorum. Yine de beni öldürmek istiyorsunuz. Çünkü yüreğinizde sözüme yer vermiyorsunuz.

Ben Babam'ın yanında gördüklerimi söylüyorum, siz de babanızdan işittiklerinizi yapıyorsunuz."

"Bizim babamız İbrahim'dir" diye karşılık verdiler. İsa, "İbrahim'in çocukları olsaydınız, İbrahim'in yaptıklarını yapardınız" dedi.

"Ama şimdi beni, Allah'tan işittiği gerçeği sizlere bildireni öldürmek istiyorsunuz. İbrahim bunu yapmadı.

Siz babanızın yaptıklarını yapıyorsunuz." "Biz zinadan doğmadık. Bir tek Babamız var, o da Allah'tır" dediler.

İsa, "Allah Babanız olsaydı, beni severdiniz" dedi. "Çünkü ben Allah’tan çıkıp geldim. Kendiliğimden gelmedim, beni O gönderdi. Söylediklerimi neden anlamıyorsunuz? Benim sözümü dinlemeye dayanamıyorsunuz da ondan.

Siz babanız İblis'tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır. Ama ben gerçeği söylüyorum. İşte bunun için bana iman etmiyorsunuz. (İncil-Yuhanna 8:33-45)

Tüm bu açıklamaların ışığında, yalanlar ile yaşayarak, gerçeklerden uzak durup, umursamamak veya onlardan nefret etmek, bizleri özgür kılar mı? Allahın çok değer verdiği şahıs, ‘HAYIR’ diye öğretti. Özgürlüğün olmadığı yerde mutluluk, huzur ve gelişme olur mu? Yalanı icat edenin açıkça İblis-Şeytan olduğunu söylüyor İsa. Katil, katliam yapan demek, suçsuz yere öldüren, kan döken demektir. Katliam, yalan, gerçeklere bağlı kalmamak Şeytanın arzularını yerine getirmek demektir. Sakın kimse kendini kandırmasın. Eğer Alman makale yazarı ‘ortalama günde 100 tane yalan söylüyoruz’ diyorsa, bu başka ülkelerde belki çok daha fazladır.

Allah yeryüzünü insanlığa verdi. Şeytan da insanlar üzerindeki iddiasını ispatlamak için, ölülerin dirileceği zamana kadar süre istedi ve Allah da verdi. Şeytanı da yaratırken Allah ilk insan Âdem gibi, melekler gibi kendi benzeyişinde, kusursuz yarattı. Yani kendi özelliklerinden verdi. İnsanlar da melekler de özgür irade sahibi olarak yaratıldılar. Fakat isterler ise kötülük yapabilirler. Allah kötülüğü seçme hürriyetini de verdi. (Tevrat-Yaratılış 4:6-7)

Bazıları yapılan birçok korkunç insanlık suçlarını, ‘eğer insanlar ve melekler Allahın benzeyişinde yaratıldıysa, o zaman özlerindeki bu kötülüğü nereden aldılar?’ diyerek, hem bu yolla Allah yoktur, o bir uydurmadır demek istiyorlar, hem de ne şeytan ne de meleklerin varlığına inanıyorlar. Eğer Allah gerçekten varsa da, tüm suçu onun üzerine atma küstahlığını da göstererek. Yani kötülüğün kaynağı Allah demek istiyorlar. ‘Madem onun benzerliğinde yaratıldıysak, kötü olan ne olursa olsun, yaptığımız tüm iğrençliklere, o zaman onları yaratıcıdan aldık’ demek istiyorlar. Bu şekilde düşünüp inanmanın tam da şeytanın arzusu olduğunu belki de bilmiyorlar. Çünkü Şeytan da kendisiyle birlikte yok olmaya çekmek için uğraştığı herkese bu düşünceyi dayatmak istiyor. Onların ‘Allahın insanlara ve meleklere verdiği özgür iradeden’ ortaya çıkardıkları mantık bu. Eğer durum tam ters olsaydı, yani yeryüzünde kimse günah işlemeyip, cennette olacağı gibi daima iyi şeyler yapsalardı, o zaman da şeytan bizlerin bir robot olarak, bir makine gibi programlanarak yaratıldığımızı iddia edecekti ve yine Allahı suçlayacaktı. Nefret işte böyle mantıksız, gerçeklerden uzak bir şekilde düşünceleri bozabiliyor. Allah ise tüm bunlara müsaade etmekle, şeytana ve onun gibi düşünenlere karşı haklılığını ispat etmiş oluyor. Bunu kusursuz yani kâmil bir yatılışa sahip olan İsa Mesih’te olsun veya günah işlemiş Âdem’in soyundan gelenler üzerinde olsun, sayısız kere ispatladı. Örneğin: Habil, Nuh, Eyüp, Lût, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Musa, Davut, Daniel, İşaya, Hezekiel, İsa Mesih, Resuller, Muhammed. Ayrıca isimleri peygamberliklere geçmemiş daha niceleri Allahın içlerine koymuş olduğu o saf ve iyi özü kullanmayı seçip, kötülükten uzak durmuşlardır. Zaten işin değeri ve tüm bunların anlamı o. Kötülük de iyilik de birlikte işleyecek, hatta çoğu zaman kötü el üstün gelecek ama kişi yine de iyi olanı seçecek ve uğrunda her şeye katlanarak ölecek. Allah da yarattığı harika yeryüzünü ebediyen miras olarak işte böylelerine verecek.

Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık. (ENBİYÂ 105)

Gerçekten de orada aynen şöyle yazıyor:

Salihler yeri miras alıp, onda ebediyen otururlar. (Mezmurlar 37:29)   Ve yine:

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. (A'RÂF 25)

Allah hakkında ‘Kadiri Mutlak’ diye geçer, bu onun özelliğidir. Kadiri Mutlak demek, ‘onun için her şey mümkün, her şeye gücü yeten’ demektir. Burada ‘her şey’ derken dikkatli olmak lazım; mesela Allah kötü olamaz, gerçeklerden nefret etmez, yalan söyleyemez, verdiği sözüne karşı sadakatsizlik yapmaz.

Elçiliğim, yalan söyleyemeyen Allah'ın zamanın başlangıcından önce vaat ettiği sonsuz yaşam umuduna dayanmaktadır’ diyor Resul Pavlus İncil-Titus 1:2 ayetinde.

Peki, yalan söylerse, kötülük yapıp, gerçeklerden nefret ederse ne olur? O zaman Allah kendi kendini inkâr etmiş olur.

"Dayanırsak, O'nunla birlikte egemenlik süreceğiz. O'nu inkâr edersek, O da bizi inkâr edecek. Biz sadık kalmasak da, O sadık kalacak. Çünkü kendi kendini inkâr etmez." İncil-2.Timoteos 2:12-13

Bu sözler İsa Mesih’e atfediyorsa da Allah için de tabii ki geçerlidir. Peki bizler? Yaptığımız her türlü çirkinlik ve kötülükler ile ne oluyor? Bizler de kendi kendimizi inkâr edip, özümüze aykırı davranmış oluyoruz. Kutsal olan değerleri ayaklar altına almakla, insan özümüzü, Allaha benzer yaratılışımızı ayaklar altında çiğniyoruz.

Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Allah'ın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Allah'a dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Allah hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Allah'ın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Allah'ı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Allah'ın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler.

Bu yüzden Allah, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Allah'la ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Allah sonsuza dek övülmeye layıktır. Âmin. (İncil-Romalılar 1:18-25)

 

Bu ayetler anlatmak istediğim tüm konunun ana özeti de dersem, yanlış olmaz. Allahın vaat ettiği ebedi hayatı, ebedi huzur ve mutluluğu sevip arzu ediyorsak, o hayata kavuşmak için gerçekleri de sevmek zorundayız. Ne kadar zor olursa olsun, bedeli ne kadar büyük olursa olsun, gerçeklere karşı değil, gerçekler için gerekirse hiç çekinmeden ölümüne kadar mücadele vermemiz şart.

"İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim. Alfa* ve Omega*, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben'im. "Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! Köpekler (yalancı ve köpeğe benzer sadakate sahip, düşük seviyeli insanlar), büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar"  diye geçiyor, İncilin son kitabı Vahiy (Esinleme) 22: 12-15 ayetlerinde.

Gerçekleri sevip yaşayarak, imanda, sevgide, anlayış ve bilgede gelişmiş olarak esenlikte yaşamanızı dilerim…

Baş sayfa