ANASAYFA

Din MAFYALARI (Kitap)

ÖNSÖZ

KRONOLOJİ

  BÜTÜN   DÜNYADAKİ KAVMLARA

İkinci Bir İspat

ORGANİZASYON ve  ALLAH

Belki Dinlerler

MAHKEME TUTANAKLARI

Organizasyona bir Mektup

AH ŞU ONLAR     YOKMU!

ALLAH BİZİ Mİ KULLANIYOR?

MUSEVİ    HIRISTİYAN MÜSLÜMAN

İnanan ve İnanmayanlarla Sohbet

NEDEN İKİYÜZLÜLÜK !

BİZ NEREYE GİDELİM?

Çok Önemli Bir Gün

yeni4 Sadakat

Suçunu İtiraf Edecek! yeni4

SİTEMAP

Suçunu itiraf edecek!

Anasayfa Din MAFYALARI Kronoloji Sitemap

SUÇUNU İTİRAF EDECEK…

Suç: 1. Ahlaka, törelere aykırı davranış. 2. Yasalara aykırı davranış.

Günah: 1. Allahın buyruklarına karşı olan, dince suç sayılan, öteki dünyada cezayı gerektiren iş ya da davranış. 2. Kişinin duyuncunu (vicdanını) rahatsız eden, acımaya yol açan kötü davranış.

Sözlük anlamları her ne kadar basit açıklanıyorsa da, bu kelimeler açıldığı zaman sanki atom çekirdeğini patlattığınızı sanırsınız. Onun için ben fazla açmayacağım, yoksa kitaplar yazmak gerekir; amacım konuyu kısa tutmak. Uzun uzadıya yazılan konular insanları çabuk sıkıyor ve hatta hiç okumuyorlar bile.

Bazı toplumlarda suç ve günah aynı kategoriye giriyordu. Kişinin işlediği suç ne olursa, aynı zamanda günah da sayılıyordu. Örneğin milattan önceki zamanlarda İsrail devleti böyleydi. Onlar yasalarını ve emirleri Allahtan almışlardı. 10 emir diye bilinen bu kural ve kanunlar, bağlı olarak da birçok emirleri kapsıyordu.(Tevrat-Mısırdan Çıkış 20:2-17)  Bazıları bu emirleri ve kuralları tek tek saymış ve 600 kadar olduğunu söylüyorlar, doğrudur.  Musa peygamber buna aracılık etti, Harun’un soyu kâhinler bu iş için atanıp görevlendirildi, Levi oymağı kâhinlere yardım etmekle yükümlü kılındılar falan. Bu yasalara Şeriat de denir. Hâlbuki Kuran öğretisinde bu kanun ve kurallara neredeyse hiç yer verilmezken, Müslümanlar Yahudilerden esinlenerek veya etkisi altında, biraz oradan biraz buradan alıntılar ile kendileri bir yasa oturtmaya çalışır ve ne dediğini bilmeden, anlamadan, ‘şeriata dönelim’ derler. Allah adına insanlar yasa koyamaz, hele hele bu Allahın amacına ve iradesine tam zıt ise. Neden tam zıt olsun? Çünkü tüm bu yasa ve Şeriat dediğimiz kanun ve kurallar İsa Mesih ile son buldu. Prensipler değişmese de kanunlar, günah kurbanları falan kalktı. O 600 kadar dediğimiz kanun ve kuralların belli bir amacı vardı. O kanunlarla Allah insanları günahın bilincine sokmak istedi. İncil’in Romalılar kitabının 3. Bölüm 20 inci ayetinde:

Çünkü O’nun (Allahın) huzurunda hiç kimse şeriat işlerinden salih (doğru) sayılmayacaktır, çünkü günah bilgisi şeriat vasıtası iledir. (İncil-Romalılar 3:20) Yine:

Çünkü her kim bütün şeriatı tutar, fakat bir şeyde sürçerse, hepsinde suçlu olur. Diye geçer İncil-Yakup 2. Bölüm 10’uncu ayetinde.

Öyle ya, hapse atılmak için tüm kanun kitaplarındaki suçları işlemene gerek yoktur, biri yeterlidir. Örneğin: ‘Durun, beni hapse atmayın, on bin kanun maddesinin daha ancak birini ihlal ettim’ diyene herkes güler. Tüm bu yasaları hiçbir insan kusursuz yerine getiremediğinden, Allahın indinde herkes suçlu oldu ve suçun cezası ise ölümdür. Bu suçu ortadan kaldırmak için de bir kefaret, yani karşılığı ödenmesi gerekmekteydi. Hayvan kurbanları, kanı ile Âdem’den gelen günahın bedeli ödenmezdi. (İncil-İbraniler 10:1-10) Bu yüzden Allah İsa Mesih’i insanlığın suçuna karşılık kurban olarak yeryüzüne gönderiyor. Çünkü İsa her ne kadar kadından doğan biri olsa da, Âdemden gelen ve tüm insanlığa bulaşmış günahın etkisinde değildi, çünkü onu Allah göklerdeki melek yaşamından alıp yeryüzünde bu görev için insan şeklinde doğmasını sağladı ve Âdem gibi kâmil yani günahsızdı. Görevi de tüm insanlığın günahları için kurban olmaktı. Ali İmran 59 - İncil-Romalılar 5:14-15 -Araf 22 - Nisa 136

Bunun için, günah nasıl bir adam (Âdem) vasıtası ile dünyaya girdiyse, böylece ölüm de bütün insanlara geçti; çünkü hepsi günah işlediler. Ve:

Zira bir adamın (Âdem’in) itaatsizliği ile çoğu nasıl günahkâr kılındılarsa, böylece de birinin itaati (İsa Mesih) ile çoğu salih (doğru) kılınacaktır. Romalılar 5: 12 ve 19

Zira günahın ücreti ölüm; fakat Allahın armağanı Rabbimiz Mesih İsa’da ebedi hayattır. (Romalılar 6:23) Diyerek aslında Allah adaletini ve insanlığa kurtuluş planını açıklıyor.

Bu yazdıklarımı Yahudiler hiç kabul edemediler ve İsa’yı öldürdüler. Hâlâ da çoğu kabul etmiş değil ve aynı ruhu da İslam âlemine, Müslümanlara büyük bir başarıyla aşılamışlar. Hıristiyan âlemi ise İsa’yı kadiri mutlak Allah ile bir yapıp, üçlüğe tapıp, iyice sapıttılar. Fakat benim konum bu doğrultuda gitmeyecek, yoksa başlıktaki hedeften çıkmış, apayrı ayrıntılar ile konuyu çok uzatmış olacağım. Derinine merak edenler www.mesias.de sayfasından, ‘Din Mafyaları ve Biz’ kitabını bilgisayar veya telefonlarına ücretsiz indirip okuyabilirler.

Osmanlı döneminde de dine aykırı hareket edenler suç işlemiş oluyordu. Onların kendi kanunları da vardı fakat din ile devlet kanunları suç konusunda temel rol oynuyordu. Bunun gibi daha birçok ülkeler var. Devamlı duyduğumuz Laiklik, ilkokul bilgisine göre, ‘Din ve Devlet işlerinin ayrılması’ demekse, suç öyle de böyle de insanların devamlı işlediği bir şeydir. İster sen devlet kanunları koy, ister din; onu da ihlal edecekler öbürünü de. Fakat dincilerin yetkisi fazla olduğu dönemlerde, onlar bu işin suyunu çıkardığından, çevre ülkeler, milletler ile rekabet ve ilerlemede; en önemlisi ise Allaha olan bağlılık konusunda fren görevi gördüklerinden, insanlar da onlara karşı sempatilerini kaybettiler. Bu sefer de kanun yapıcılar, yani politikacıların eline yetki verildi, onlar da bambaşka kültürlerden, toplumlardan Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, İsviçre ve Fransa’dan kanunlar aldılar. Bunlar dincilerden farklı gibi göründüler fakat insanlığa faydadan çok zararları oldu. Bu sözlerim genel olarak böyle, çok nadir de olsa değerli politikacılar ve din adamları da çıktı ve hâlâ var olduğu da başka bir gerçek. Hem kanunlar ne kadar kusursuz olsa bile, kusurlu ve o kanunları nasıl çiğnerim de ceza almam diye düşünen insanlar var. Bu yüzden de kanun üstüne kanun kural üstüne kural koymakla problemler çözülmedi, tam tersine; şeytanın da yardımıyla insanlık kendini kafese sıkıştırıp yok etmeye uğraşıyor. (Mukaddes Kitap-Yeşaya 28:13)

Benim asıl gelmek istediğim mesele, insanların suç işlemeleri, suçlarına karşı tepkileri ve nedenleri. Bakın, kâmil yani kusursuz ilk insanlar Âdem ve Havva dahi suçlarını hemen bir çırpıda kabul etmediler ve kendilerini kurbanmış gibi göstermeye uğraştılar. Gelin, aynen yerinden okuyalım:

RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RAB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. (Mukaddes Kitap-Yaratılış 3:11-13)

Fark ettiniz mi? Kusursuzken suça düşen insanın verdiği cevaplar bu. Suçunu kabul etmek yerine, ya dolaylı olarak Allahı suçluyor ya da bir hayvanı, fakat ikisi de kendi suçunu kabul etmiyor.

Bu olaylar yaklaşık 6 bin sene önceyken böyleydi. Yeryüzünde başka insan yoktu, milyarlarca insan ile dolu bir dünyaya sahip değildi onlar. On milyonları kat be kat aşan anakentlerde yaşamıyorlardı. Kötülük hiç yaygın değildi-yi bırakın, hiç yoktu, şeytan hariç. O da onları çok güzel aldattı ve işini -kaç milyar olursak olalım-, herkesin üzerinde bizzat aynı kurnazlıkla sürdürüyor.

Âdem ve Havva’nın günahından sonra zaman geçti, insanlık çoğaldı ve Allahtan uzaklaştılar. Kötülük otomatik olarak arttı ve insanın aklı fikri hep kötülükte idi ve Allah insanlığın sonunu getirdi; ancak Nuh ve ailesini kurtardı. Bu da Âdem’in yaratılışından yaklaşık 2 bin yıl sonra oluyor. (Yaratılış 6:5-8)

Nuh tufanından sonra insanlar yeryüzüne yine yayıldı ve Allahı ise bırakmaları hep çar çabuk oldu. Kötülük yine arttı ve Allah insanların dillerini karıştırdı. Her biri aşiretine göre dillere ayrılıp dağıldılar. Babil zaten kargaşa sözcüğünü çağrıştırıyor. O zamana kadar Allah tarafından şeriat ve uzun uzadıya kanunlar, kurallar falan yoktu. İlk defa M.Ö. 1500 yıllarında Musa aracılığı ile Allah kanunlar, kurallar ve ilkeler veriyor. Bu irili ufaklı kanunları, kuralları çiğneyen olursa bir bedeli vardı. Aslında bedelsiz hiçbir şey yok. Her suçun bir bedeli var ve o ödenmeli. Bazen bir hayvan kanı ve kurbanı, bazen tarlandaki turfandalar, bazen beden gücün (borcuna karşı iş-kölelik) ve bazen de can verilmeli idi. Yoksa bağışlanma olmuyordu. Bu Allahın adaleti; ister anlayalım ister anlamayalım, ister kabul edelim ister etmeyelim, Allahın adaleti böyle. O adalete ve doğruluğa göre de tüm uzak galaksiler, evren ve tüm içindekiler, dışındakiler ve altındakiler ile işlevini hiç şaşmadan sürdürüyor. Şeytanın ruhuna ve anlayışına sahip isek, kabul edemeyiz, anlarız ama kabul edemeyiz. Kendimize yapıldığı zaman tüm bu uygulamalar iyidir de bize karşı oldu mu kötüleriz, nefret ederiz, şeytan olur, Allaha lanet ederiz. (İncil-Vahiy 16:8 ve 21)

Bu kanunların bizim konumuzla olan ilgisi suç, yani günah. Suç olan şey aynı zamanda günah da demekti, çünkü kanunları Allah vermişti. O kanunları çiğnemek doğrudan günah anlamına geliyordu. Dediğim gibi her günahın da bedeli ödenmeliydi. Bu bedeli Allahın kuralları, kanunları çerçevesinde kâhinler belirliyordu. Zaman zaman tabii ki kâhinler ve onlara yardım eden Levililer de bu işi canı gönülden yapmadılar. Rüşvet aldılar, halkı sıkıştırdılar, Allahın işinde gönülden hizmet eden kadınlarla zina ettiler, çoğunluğun heveslerine göre hükümler verdiler, Allahın sözlerini çarpıttılar falan. Halk ise onlara gelerek suçunu itiraf etmeliydi. Çünkü her suç alenen uluorta işlenmiyordu. Bazen sadece suçu işleyen ne yaptığını biliyordu. O da gidip bunu itiraf edip, bedelini ödeyerek, günahından kurtulmalıydı. Bu bedeller hep pek ucuz olmuyordu ama imkânlarını da aşmıyordu. Çünkü kâhin herkesin gücüne göre bir bedel söylüyordu. Çok fakirse biraz un isterken, iki kumru kurban etmesini de talep ederdi; zengin, varlıklı birinden bir boğa isteyebilirdi. Bir boğanın da o zamana göre değeri hiç de az değildi. Altmışlı yıllarda Almanya’ya çalışmak için müracaat eden köylülerimiz, bunu iki öküz almak ve tekrar köyüne dönmek amacıyla yapmıştı. Tabii sonra öküzlerin yerini traktör, ev, sonra Mercedes aldı ve derken bizler gibi çoğu memleketine temelli dönemeden oralarda inna binna oldular. Zaten Alman gâvuru da dönemeyesin diye her bir kanununu ona göre ayarlamış, elini kolunu bağlamış ki, gidip de mutlu olama. Evet, doğru okudunuz, mutlu olmana tahammül edemeyen, kıskanan bir milletten bahsediyoruz. Neyse geçelim bunları çünkü yine konudan sapıyorum.

Allahtan gizli hiçbir şey olamaz. Bunu İsrailliler öğrenmişti. Hem de canlı yaşayarak, işiterek; Allah onlara mucizelerini türlü türlü olaylarda apaçık göstermişti. Fakat o nesil gidip de yerine gelen yeni nesil, kulaktan duydukları veya okudukları bu olayları, Allahın yüceliğini arkalarına çok çabuk atıveriyorlardı. Heveslerine, egolarına, öfkelerine, hırslarına, arzularına, iştahlı oldukları şeylere, kısacası her türlü nefislerine daha çok önem veriyorlardı. Bakın o zamanlar hakkında ne yazıyor okuyalım:

Bu kuşaktan olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra, RAB'bi tanımayan ve O'nun İsrail için yaptıklarını bilmeyen yeni bir kuşak yetişti. İsrailliler RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar, Baallar'a*(elleriyle yaptıkları taş heykel, put) taptılar. Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara taparak RAB'bi öfkelendirdiler. Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a ve Aştoretler'e* (Put) taptılar.

Bunun üzerine RAB İsrail'e öfkelendi. Onları, her şeylerini alan yağmacıların eline teslim etti; artık karşı koyamadıkları çevredeki düşmanlarının kölesi yaptı. RAB söylediği ve ant içtiği gibi, onlara karşı olduğundan, savaşa her gittiklerinde yenilgiye uğradılar. Büyük sıkıntı içindeydiler. (Mukaddes Kitap- Hâkimler 2:10-15)

Sonra Allah onlara acıyor ve yardım ediyordu. Zaman zaman iyi hâkimler, krallar, kâhinler, peygamberler çıkıp halkı doğru yola getirdiyse de, onların ölümünden sonra halk tekrar çok çabuk sapıtıyordu. Allah da koruyucu elini o millet üzerinden çekip, onları düşmanlarının eline bırakıyordu. Kaç nesil böyle gitti? İnanın sayısını ben bilmiyorum ama İsa Mesih’i öldürdükten yaklaşık 35 yıl sonra, Romalılar tarafından öldürülüp, tüm dünyaya sürgün edilip, İsrail diye bir devlet kalmayana kadar dersem pek de yanlış olmaz. Bizler aslında bunun ne demek olduğunu millet olarak çok iyi biliriz, yaşadık ve tarihimizden okumuşuzdur. Aslında Mukaddes Kitapta geçen İsrail, tüm uluslara, milletlere, devletlere, oymaklara ve hatta insanlığa sadece bir örnektir.

Bu olaylar başkalarına ders olsun diye onların başına geldi; çağların sonuna ulaşmış olan bizleri uyarmak için yazıya geçirildi. (İncil-1.Korintoslular 10:11)

Bakın, ‘suç işlemeyen insan yoktur’ diyor Allah’ın ruhuyla Süleyman. (Mukaddes Kitap-Vaiz 7:20) Madem her insan suç yani günah işliyorsa, bunu en aza indirmenin yolları da olmalı. Var, ama Allahın sözlerinin bizim faydamız için olduğuna inanırsak. Bu inanç yokluğundan ve suç işlemenin kolay ve yaygın olduğundan dolayı insanlar çok kolay hem Allahın önünde günah işlerken, hem de kanunlar karşısında suç işlemekte cesaret buluyorlar.(Mukaddes Kitap-Vaiz 8:11) Onlara göre zevk veren, kendilerine faydalı, tatmin edici, heyecan veren her şey neredeyse ya yasak ya da günah; çocukların, sağlıklı, faydalı her yemeğe ‘lezzetsiz’ deyip, ittirmesi gibi. Faydalı olan her şeyi sıkıcı, zevksiz, zor ve gereksiz buluyorlar.

Yalnız suçtan, günahtan çok daha önemli ve Allahın bizlerde özenle dikkat ettiği bir şey var. Çünkü herkesin günahkâr olduğunu Allah zaten biliyor, söylüyor ve bizlerin de bilmesini sağladı. Bunlar için de tüm insanlığın günahlarını bağışlatacak önlemler aldı. Ee, o zaman problem ney? Nasıl olsa suçluyuz ve bağışlanacağız, o zamana kadar da vur patlasın çal oynasın demekle ne yanlış olur? Zaten yazımın bir amacı da bu.

Âdem ile Havva yasak olan bir meyveden yediler ve cezası ölümdü, yaşlandı ve öldüler. Bizler onların işlediği suçların on binlerce katını işleyerek ölüyoruz. Çok çok iğrençlerini, korkunçlarını ve seyretmeye, dinlemeye bile tahammül olunamayan suçlar işliyoruz. Olsun, nasıl olsa İsa Mesih bizim için günah kurbanıysa, ne fark eder?

Fark şurada; işlenen suç veya günah dediğimiz işler olsun, yaptırımlar, hatta düşünceler olsun, onları ne kadar sevip arzu ettiğimiz bir yana, onları ölümüne de savunmakla kalmıyoruz, onlardan nefret eden Allaha da küfrediyoruz. Dolaylı veya dolaysız, doğrudan veya onu inkâr ederek, yok sayarak, örümcek kafamızla onu yargılayarak. Tüm bunları da bilerek yapıyoruz, cahillikten ötürü değil. İşte buna Allah çok önem veriyor ve ayırıyor. Bakın, bu konuda Mesih ne diyor:

“İnsanların her türlü günahı ve küfrü bağışlanacak, fakat Ruha karşı küfür bağışlanmayacaktır. Kim İnsanoğluna (İsa’ya) karşı söz söylerse ona bağışlanacaktır; fakat kim Mukaddes Ruha (Ruhülkudüse) karşı söylerse, ne bu dünyada ve ne de gelecekte bağışlanmayacaktır.” (Matta 12:31-32)

Bu ruha sahip olan en güzel örnek şeytandır. O Allahı bildiği halde ondan ve işlerinden nefret etti. Kendisindeki bu ruhu da herkese kazandırmak için epeyi bir uğraş verdiği ortada. Mesih’in kurbanlığını da şartsız sanmayalım. Tövbe edip, dönenler; fırsatı olmadan öldüyse dirilişte, yani ölülerin kıyamında tövbe ederek dönenler bu kurbanlıktan faydalanacaklar ve suçları bağışlanacaktır. Bağışlanma istemeyenler değil. Aslında durum gerçekten çok ciddi. Burada ya ebedi bir hayat ve cennetten bahsederken, ebedi bir yok olma ve mahva gitmekten bahsediyoruz. Ölümü, hastalıkları, adaletsizliği, kötülükleri, yalan dolanı, acıları, çaresizlikleri, gözyaşlarını doğduğumuzdan beri gördüğümüz için kabullenmiş gibi bir hale geldiğimizi sanırız. Veya umursamadan arkamıza atmaktan başka çare görmeyebiliriz, çünkü değiştiremeyeceğimize inanırız. Zaten sinsice olan tuzak da bu, pes etmek, pes ettirmek; şeytanın marifeti burada. Evet, tüm dünyayı, onun sistemini, ölümü, hastalıkları ve daha ne kadar musibet varsa onları değiştiremeyiz ama bunu kim istiyor ki bizden? Yaratıcının bizden istediği, kendimizi değiştirmek; çok kolay ve de mümkün, yoksa zaten istemezdi.

 

Suç nedir? Neler suç sayılır? Günah nedir? Neler günah, neler sevaptır?

Devletlerin kanunlarını bilmek imkânsız gibi bir şey. Sadece trafik hakkında cilt cilt taşınamaz kanun kitapları var. İlginç yanı, ‘ben bilmiyordum’ demek kişiyi kurtarmadığı gibi, o kanunu yorumlayan savcısı da hâkimi de faklı farklı düşünebilir. Yakalandıysanız, derdiniz var demektir. Fakat bu suç ve günah konusunun çok kolay bir formülü var. Yine Mesih bu konuda kendisini denemek amacıyla soru sorana şu cevabı veriyor:

Onlardan biri, bir Kutsal Yasa uzmanı, İsa'yı denemek amacıyla O'na şunu sordu: ‘Öğretmenim, Kutsal Yasa'da en önemli buyruk hangisidir?’

İsa ona şu karşılığı verdi: „ ‘Tanrın RAB’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin.’ İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin’. Bütün Şeriat ve peygamberler bu iki emre bağlıdır.” (İncil-Matta 23:36-40)

Aslında bu kadar basit; bu sözlerin anlaşılmayan zor bir yanı var mı? Hadi biraz daha detaylısı olsun isterseniz. Bu sefer samimi bir adam gelip İsa’ya şu soruyu soruyor ve aldığı cevap şöyle:

Adamın biri İsa'ya gelip, “Öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için nasıl bir iyilik yapmalıyım?” diye sordu.

İsa, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi. “İyi olan yalnız biri var. Yaşama kavuşmak istiyorsan, O'nun buyruklarını yerine getir.”

“Hangi buyrukları?” diye sordu adam.

İsa şu karşılığı verdi: “ ‘Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin’ ve ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ “

   Genç adam, “Bunların hepsini yerine getirdim” dedi, “Daha ne eksiğim var?”

 İsa ona, “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle” dedi.

Genç adam bu sözleri işitince üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. (İncil-Matta 19:16-22)

Bu adamın üzüntüsüne çok gülmüşümdür. Yine anlaşılmayacak bir yanı var mı bu sözlerin? Kısacası suçun ne olduğunu doğduğumuzdan beri öğreniyoruz. Doğru ya da yanlış ama suçun ne olduğunu, her toplumda farklılıklar gösterse de öğretiyorlar. Dediğim gibi suç zaten o kadar değerli değil, değerli olan bizlerin suçlarımıza karşı tepkilerimiz ve onlara olan tiryaki olurcasına bağlılıklarımız, yazımın konusu bu doğrultuda.

Mesela insanlar neden suçunu itiraf etmez? Her türlü yalana başvurur, alttan girer üstten çıkar, yeri göğü yırtar, ağlar zırlar, rezillik çıkarır ama suçunu üç kelimeyle ‘evet, suç ettim’ demez. Problem asıl burada başlıyor. Yoksa ayağın kayıp düşmesi sonucu bir yerini de kırsan, o tamir olunur, iyileşir ama suç işlerken ayak kayması ve düşmek gibi bir ruha kapılıp, itiraf eden çok nadir insan vardır. Gerçi o yüksek topuklarla ayağı kayan bile, ‘ters bastım, saçma ayakkabılar, benim hatam’ demez de ‘yere kaygan bir şey dökmüşler, ne biçim merdiven’ veya ‘yoldu’ der. Anlıyoruz anlıyoruz da bir türlü kabul edemiyoruz. En korkunç olanı da bu, kabullenememek. Anlamayana anlatır, öğretirsin; anlayıp da kabul etmeyene ne yapılır?! 2 ile 2’nin toplamı dördü anlayıp da kabul edemeyene ne denir?

-İnsan hata yaptığı zaman, kendi kendine yanlışını kabul edebilir. Ama yanlışını başkası ortaya çıkardığı zaman bunu hazmedemez’ diyor Carnegie kitabında.

Peki, itiraf etmemek, hatta devamlı aynı suçları işlemek için onları geçerli, doğru gibi göstermek için verilen mücadeleler ile dünyamız mutlu mu? Her şey apaçık ortada, görüyor ve yaşıyoruz ve bu yüzden kesinlikle ‘hayır’ diyoruz.

Hadi kâhinler ve kanunlar önünde bedel ödemek, ceza almak var; peki, ev halkımız, akrabalar, dostlar arasında, beraberliklerimizdeki ilişkilerde suçunu itiraf eden samimiyeti kaç kişide görüyoruz? Ben kimsede göremiyorum, maalesef. Fakat neden insan suçunu ulu orta itiraf edip, alçakgönüllülük göstersin ki? İşin içinde küçülüp, rezil olmak yok mu? Bir de milletin diline düştün mü, ayıkla pirincin taşını. Aslında öyle ulu orta herkese günah çıkarmamız gerekmiyor. Fakat en azından suç işlediğimiz kişiye karşı bir özür ve elimizden gelen samimiyetle pişmanlık göstermemiz, telafiye çalışmamız insani görevimizdir. Her insanın yapması mecburi bir şeyden bahsediyoruz. Şimdi bu yazıyı okuyanların bana ‘aptal, salak, sonra ne olur biliyor musun?, hayatı kayar insanın’ gibi bir sürü tezler atıyorlar ortaya. Aksi gibi de gerçek. Fakat o yalan ve gizlilik içinde kendini yükseltenlere İsa Mesih bakın ne diyor:

‘Kendini yücelten herkes alçaltılacaktır, kendini alçaltan yükseltilecektir’ der Luka 4:11 ayetinde. Dünyamız, yani şeytan bunun tam tersini göstermeye çalışıp başarılı da olsa, sadece çok kısa bir süre olduğunu unutmayalım. Bu dünya için boşuna ‘imtihan yeridir’ denmiyor.

Bir film seyretmiştim, biraz da komedi gibi yapmışlar. Adam bir gün boyunca sırf doğruyu söylemek için kendi kendine söz veriyor. Tahmin ettiniz neler olduğunu tabii. İşten atılıyor, karısı ayrılıyor, en yakın arkadaşları onu terk ediyor, evden kovuluyor falan. Hepsi bir günde oluyor sözüm ona. Bu tabii ki film, bize dayatılan gerçek diye şeytanın kakaladığı da bu zaten. Hem adam yıllarca o kadar çok yamukluk yapmış ve atlatmış ki, bir günlük doğrular ile neredeyse hepsi ortaya çıkıyor. Aslında başına gelen şeylere katlanmalı. Eğer bir insan doğruluğa başından beri sarılırsa, onu herkes öyle tanıyacağından, bir günlük değil ömür boyu doğru söylemekle hayatı bir anda pek bir değişime uğramayacaktır. Doğru insanlara bu dünya muhakkak ödül vermez, gerekirse çiviler de ama ebedi hayattan bahsettik, ebedi bir cennetten bahsettik ve arada Allah var ve onun iradesini yapan ebediyen duracak dedik, diğerleri ise ebediyen yok olacak. Bu gerçeği kabul etmiş, içine, ruhuna, damarlarındaki kana, aldığı soluğa kadar sindirmiş ve ruhunu, aklını bununla doldurmuş biri için çivilenmek nedir? Ancak bir ödüldür.

İşin gelecekteki cennet bölümüne daha gelmeden, bu dünyada yaşarken elde edilen mutluluk ve huzuru kaç kişi tattı? İnsanoğlu neler yapar neler fakat yaptıktan sonra ne olacağını, nasıl bir ruh çöküntüsüne, hatta intihara bile gidecek kadar acının içinde kıvranacağını önceden bilemez. Bir insanı öldürmek, o anlık öfkemizi yatıştırabilir, peki sonra? Neler olacak, nasıl bir yanardağlar içimizde kopacak biliyor muyuz? Yaptıktan sonra biliyoruz. Yalan söyleyerek, her türlü kötülüğü yaparak, egolarımız, menfaatlerimiz uğrunda iftiralar atarak, üçe beşe tamah edip küçülerek, basitleşerek yaşadığımız bu olaylarda başlangıçta hep sıkıntı duyarız. İnsan aslında Allahın benzeyişinde harika yaratılmıştır. Zihnimiz bizi rahatsız eder. Uyku uyuyamayız, hiçbir şeyden zevk almayız ve sıkıntıda boğulmadan, ondan kurtulma yolları ararız. Bunlar olurken genelde hep bir yol ayırımına gelinir. Ya tüm yaptıklarımızı itiraf edip, onları düzelteceğiz; ya da kendimizi evirip çevirip, kıvırıp, öyle veya böyle kandırarak, pisliğimizden tertemiz olup çıkacağız. Oh! Artık rahatça uyuyabiliriz ve gelsin sonraki gün. Bunlara bir alıştık mı, artık tüm çirkinliklerimiz, suçlarımız hiç de öyle zor gelmeyecek, yaptıklarımız ne kadar iğrenç ve mundar olursa olsun. Önce uyarıldık, yol ayırımına geldik ve seçimimizi yaptık, bu kadar basit.

Carol Tavris ve Elliot Aranson adlı bu iki çift bir kitap yazıyor. İkisi de sosyal psikolog ve üniversitede eğitim vermişler. Türkçe kapak ismi, ‘Benim hatam değil’ ama ben Almanca kapak isminden daha çok hoşlandım. Orada, ‘Hatalı da olsam, ben her zaman haklıyım’ der. Orijinal kapak ismi ‘Mistakes were Made’ yani, ‘Hatalar yapıldı’ anlamında. Harika bir araştırma kitabı olmuş ve benim bu konumla da çok yakından ilgisi var. Kitabın arka kapağında şunlar yazıyor:

‘Hatasız kul olmaz’ denir; her birimizin hayatı çeşitli hatalarla dolu…Aslında bu gerçeği biliriz ama itiraf etmek, kabullenmek o kadar kolay değil…Peki, neden?

İşler kötü gidince veya başarısız olunca neden sorumluluk üstlenmekten kaçınırız? Liderler, tanınmış kişiler neden hatalarını itiraf etmezler, edemezler? Evli çiftler arsında kimin haklı olduğuna ilişkin tartışmalar neden uzayıp gider? İkiyüzlülüğü neden başkalarında görürüz de kendimize konduramayız? Hepimiz yalancı mıyız? Ya da hepimiz kendi anlattığımız hikâyelere gerçekten inanıyor muyuz? Kendimizi nasıl kandırdığımızı, en berbat hatalarımızda bile kendimizi nasıl akladığımızı ve sonuçta kendimize nasıl zarar verdiğimizi anlatıyor bu yazarlar ve devam ediyor:

Suçu başkasına yıkmaya çalışmadan, mazeret aramaya kalkışmadan, ‘Hata yaptım, benim hatam’ diyebilmek, duruma göre sadece bir erdem değil, aynı zamanda hatayı eğitici, öğretici bir deneyim haline getirmenin tek yoludur… Kitabın çoğu harika ve biz insanlar üzerinde yıllarca yaptıkları objektif çalışmanın, araştırmanın sonunda ortaya çıkarılmış. Şiddetle herkese tavsiye ederim.

Hayatımız, hem de ebedi hayatımız ve gerçek mutluluğumuz söz konusu olduğu halde, neden insanlık olarak tüm bu değerleri elimizin tersiyle ittirip, bize düşman olan birinin kışkırtmasına (Şeytan) kendimizi kaptırırız? Bizi yaratana ve boşuna yaratmayıp bir amacı olan Allaha nasıl sırtımızı döneriz? Kendimizi ne sanarak, neyimize güvenerek bize şekil veren ve yaratan Allaha güvenmeyi bırakırız da, sırf aklımıza, işkembemizden gelen hislere göre hareket ederiz? Dört kolluya bindirdikleri zaman kokudan yanımıza yanaşılmaz bir hale dönüşen bizler, kendimizi ne sanırız?

Tüm bunları okur ve ne kadar doğru bulsak da gerçekçi, uygulanabilir bulmayız. ‘Ben bir suç işleyeceğim ve bunu açıkça itiraf edeceğim! Herkesin ağzına sakız, alay konusu mu olayım’ deriz.

Bomboş yağ gibi yolda araba kullanıyorsunuz. Gaz pedalına dokundukça dokunup dibine kadar basıyorsunuz. Zevkli, heyecanlı oluyor. Kilometre 200’leri gösteriyor ama o yolda en fazla 110 gidilir. Hemen toparlanıp gazdan ayağınızı çekiyorsunuz ve içiniz sıkılıyor. Daha geçenlerde sevdiğiniz bir arkadaşa araba çarpmış ve orada ölmüştü. ‘Evet, dikkatsizce karşıya geçmeye kalkmış, belki onun suçuydu ama şoför yavaş gitseydi olmayacaktı’ diyorsunuz. Genç bir kızın yükseköğrenim yapmak için gittiği yerde, arkadaşlarıyla gece yürüyüşe çıkarlar. Dört arkadaş yan yana, kol kola yürürken, -bizde kaldırımlara arabalar park edildiğinden, orayı ancak caddeye çıkarak geçmeleri gerekir ve arkadan gelen taksi havaalanına müşteri almaya giderken aceleyle bunların dördünü de paramparça eder. Yollardan kol bacak toplanır. Sadece bir tanesi ömür boyu sakat kalacak şekilde kurtarılır. Tüm bunlar aklınıza geliyor ve bunların hepsini bizzat gördünüz, yaşadınız, gazete, TV haberi de değil. Büyük bir sıkıntı duyuyorsunuz. Doğruca ilk önünüze çıkan trafik polisine gidip ne kadar süratli araba sürdüğünüzü anlatıp, suçlu olduğunuzu söylüyorsunuz. Polis size şöyle bir bakıyor ve 110 yerine 200 gitmek, hesap yapıyor ve 500 lira ceza kesiyor. Keşke herkes sizin gibi olsa diye de ekliyor. Duygunuz okşanıyor, bir rahatlık duyuyorsunuz, canınız da 500 lira için epeyi bir yanıyor ama ‘benim suçumdu, oh iyi oldu’ diye kendi kendinizi azarlıyorsunuz. Sonra tekrar yola koyuluyor ve tam ne ise, daha da bir dikkatle arabayı kullanıyorsunuz. Siz sola geçip bir kamyonu sollarken, arkadan gelen uzun ışıklarını yakıp yakıp söndürüyor, hemen yana geçiyorsunuz. Olur ya hastası falan vardır diye düşünüyorsunuz. Sonra bir başkası daha da süratle yanınızdan vın diye geçiyor. Arabanın içi gözüküyor. Şoförün yanında oturan kadın saçlarına bakıp, makyaj tazeliyor! Siz artık 105 gidiyorsanız o 110’luk yolda garanti 180 gidiyor. Kızıp kornaya basıyorsunuz ama kargalar bile duymuyor. İtirafınızdan sonra eve kadar gittiğiniz o 100 km.’lik yolda kaç kişi sizin kendinizi suçlu hissedip de polise itiraf etiğiniz gibi gitti biliyor musunuz? Sayamadınız bile. Polise olan itirafınızın üzerinden en geç bir saat içinde, yaptığınızın doğru olup olmadığını sorguluyorsunuz. Kendinizi dangalak gibi görmeye başlıyorsunuz. ‘Bu dünyayı ben mi değiştireceğim, gitti 500 lira’ diyorsunuz. Kimseye anlatamam da, kıçıma teneke bağlarlar diye de evin merdivenlerini çıkıyorsunuz. Hâlbuki o 500 ile neler yapardınız neler. Eşinizle yemeğe giderdiniz, hem de defalarca. Telefonla en lezzetli yemekleri ayağınıza ısmarlardınız, güler oynardınız çoluk çocuk. Bu ve bunun gibi içinizdeki daha ne iniş kalkışlar ile uykunuzu bile rahat alamadan yarın işe talim edersiniz.

Bu en basit bir örnekti. Herkesin yaptığı, trafik cezalarına bakan hâkimler bile açıkça, kendilerinin de kusursuz ve suç işlemeden araba kullanmadıklarını itiraf ediyorlar. ‘Eh be kardeşim biz o zaman tam dangalağız’ mı dediniz? Hâlbuki başlangıçta çok güzel ve yerinde düşünceler ve pişmanlık ile bir itirafta bulundunuz. Peki, sonra neden bu kadar çabuk fikir değiştirdiniz? Diğer sürücüler benim böyle düşünmeme neden mi oldu diyorsunuz? Evet, doğru. Onlara bakarak etkilendiniz ve sizin doğruluğunuz, vicdanınız dangalaklığa dönüşüverdi. O sizin yanınızdan aşırı süratle geçen her bir arabayı polis durdurup ceza yazsaydı, o zaman da böyle düşünecek miydiniz? ‘Hayır’ mı diyorsunuz? O zaman problem neden, nereden kaynaklanıyor? Çevremiz mi bizi etkiliyor? Hem de nasıl.

Bakın Süleyman Vaiz kitabında ne diyor:

Mademki kötü işe karşı hüküm çabuk yapılmıyor, âdemoğullarının yüreği bundan ötürü kötülük etmek için cesaret buluyor. (Vaiz 8:11) Bu sözler bizim için de tam yerinde söylenmiş sözler ise, vay bize.

Bir kadın fazla kilolarından ineceğine dair kocasına söz veriyor, Allaha yemin ediyor ve bütün ummanı/denizleri de şahit olarak gösteriyor. Veremezse kocası ondan ayrılabilir ve 30 yıllık evliliklerini sonlandırabilir diye de antlaşma yapıyorlar. 6 hafta içinde 6-7 kilo vermesi gerek. Aslında pek o kadar zor, imkânsız bir şey değil. Sağlık sorunu falan da yok. Adam inanıyor, aslında inanmak istiyor. 2 ay sonra ne oluyor bir tahminde bulunun. Kadın vermesi gereken 6-7 kiloyu daha üstüne alıyor. Tamam, o kadının evliliğine, kocasına falan hiçbir değer vermediği bir yana, arada Allah var, yemini var, verdiği söz var. Lanet olsun o kocaya derse anlarım ama diğerleri hiçbir zaman anlaşılmaz. Çünkü o insan tüm değerleri ayaklar altında çiğnemekle kalmıyor, kendi kendini de bir hiç sayıp, yok ediyor. Bu insan ondan sonra ‘battı balık yan gider’ diyerek her şeyi yapmaz, tüm değerleri satmaz mı? Ne kadar suç işler ve onları görmezden gelirsek, suçu beslemiş oluruz. Beslenen şey de büyür, gelişir, kuvvetlenir ve karşımıza bir dev olarak çıkar. Artık biz ona hiçbir şekilde karşı koyamayız. Hep kontrolü kendimizde sanmamız bir yalan oluverir. Bu bir kadının yemini ve tutmadığı sözüydü. Peki, artık kumar oynamayacağına, içki içmeyeceğine, zina etmeyeceğine, yalan söylemeyeceğine, çalmayacağına, uyuşturucu kullanmayacağına, ihanet etmeyeceğine yemin eden ve söz veren kaç kişi var dünyamızda? Herkes demek en kolay ve gerçekçi olurdu ama gelin o kadar da kötümser olmayalım.

İnsan neden suçunu itiraf etmez? Cevap genelde çok basit; itiraf edeceği suç ne ise onu bırakmak istemiyor, onun için de itiraf etmiyor. Çünkü bunu her gün yapması gerekecek, bedel de ödemesi gerekiyorsa, bir gün gelecek ödeyemeyecek ve anlamı da olmayacak. Eski İsrail’de, Allahın emirlerinden, tüm o kanunlardan birini bilerek veya bilmeyerek ihlal eden, suçunu itiraf edecekti.

-Eğer biri suç edip, şahit olarak yemin teklifini işittiği zaman, gördüğünü ve bildiğini haber vermezse, kişi günah işlemiş olur ve suçunun cezasını çekecektir.

-Biri bilmeden kirli sayılan herhangi bir şeye, yabanıl, evcil ya da küçük bir hayvan leşine dokunursa, kirlenmiş olur ve suçlu sayılır.

 -Biri bilmeden kirli sayılan bir insana ya da insandan kaynaklanan kendisini kirletecek herhangi bir şeye dokunursa, ne yaptığını anladığı an suçlu sayılacaktır.

-Biri hangi konuda olursa olsun, kötülük ya da iyilik yapmak için, düşünmeden ve ne yaptığını bilmeden ant içerse, bunu anladığı an suçlu sayılacaktır.

-Kişi bu suçlardan birini işlediği zaman, günahını itiraf etmeli. Günahının bedeli olarak RAB'be bir suç sunusu* getirmeli. Bu sunu küçükbaş hayvanlardan olmalı. Dişi bir kuzu ya da keçi olabilir. Kâhin kişinin günahını bağışlatacaktır.

-Eğer kuzu alacak gücü yoksa, suçuna karşılık biri günah sunusu*, öbürü yakmalık sunu* olmak üzere RAB'be iki kumru ya da iki güvercin sunmalı. Bunları kâhine getirmeli….Kâhin kişinin günahını bağışlatacak ve kişi bağışlanacak. (Mukaddes Kitap- Levililer 5:1-6)

Aslında Allah ne kadar merhametli; neredeyse her şeyi bağışlıyor ve bağışlanma yolları gösteriyor. Fakat insanlar ne bağışlanmak, ne de suçlarından dönmek istemiyorlar ki; problem burada. Dediğim gibi suç işlemek bir yerde o kadar vahim değil, korkunç olan suçlarımıza sarılmış olmamız, onları bırakmak yerine daha da geliştirmek isteyişimiz. Devletler, o canavar misali insanlığın kanını emen ülkeler, milletler, toplumlar, aileler ve biz dünya olarak bu problemi yenmedik, yenmek de istemedik ve yenmek de istemiyoruz.

Kabahatlerini örten başarılı olmaz; fakat onları itiraf edip bırakan, merhamet bulur. (Süleymanın Meselleri 28:13)

Siz bu sözleri yanlış mı buluyorsunuz? Mesela kabahatini örten başarılı olmaz yerine, ‘tam tersine, asıl onlar başarılı oluyor’ mu diyorsunuz? Tüm dünya suçlu, insanlık suçlu evet; o tüm dünyaya bakın ve ‘Biz insanlık başarılı olduk’ deyin. Diyebilir misiniz? Suçlu olup, onları bırakmadığımız için de Allahtan merhamet bulamıyoruz. Sonra gördüğümüz savaşlarda, katliamlarda, kolu-bacağı kopmuş toz içinde kanında yuvarlanan çocuklara bakıp, ‘Allah yoktur, olsaydı böyle şeylere müsaade etmezdi’ mi diyoruz büyük bir mağrurlukla! Aynen öyle oluyor işte. Bunu söylerken de utanmıyoruz bile. ‘Allah belamızı verdi ve layığımızı bulduk’ demek yerine, O’nu inkâr etmeyi daha kolay buluyoruz. Hadi artık rahat rahat uyuyalım, bizim suçumuz değil! Bu kafalar yönetiyor dünyayı, üzerimizde bu ruh hâkim ve onu o kadar besleyip büyüttük ki, korkunç bir dev oldu, artık hiçbir şekilde hâkim olamıyoruz. O devin aslında bir sabun köpüğü olduğunu bir bilsek, sadece zihnimizde olduğunu bir bilsek ve oradan tiksinerek onu çıkarıp atsak, burada bir anda yok olacak bir şeyden bahsediyoruz. Ama yapmıyoruz. Biz yapsak da öbürleri yapmıyor. Öbürleri yapsa, diğerleri yapmıyor ve trafik suçunda olduğu gibi, bu dünyayı ben mi düzelteceğim ruhuna kapılıyoruz. ‘Be adam, be kadın dünyayı bırak, kendini düzelt, mahva giden çünkü sen olacaksın’ mantığına ve ruhuna sahip olamıyoruz.

En küçük şeylerde bile yalan söylüyor, inkâr ediyoruz. Evde ‘bu ne ya’, dediğim zaman, eşimle oğlumun onu neyin için söylediğimi dahi bilmeden, görmeden, ‘ben yapmadım’ sesleri gelirdi. ‘Demek ki bizim evde görünmeyen birileri de yaşıyor’ derdim. Onların bu zayıflığı, sorumluluktan bu kadar korkmaları, bir çatı altında yaşarken aile güvenini bu kadar ucuz görmeleri tabii ki hiç hoş olmuyordu. Hâlbuki ortada hiçbir şey de yok. Öyle astığını asan, kestiğini kesen biri de değildim. Aynı ruhun okulda da olduğunu söylüyordu oğlum. Hoca bir şeyi terslerken, ne olduğunu bile söylemeden, ‘ben yapmadım’ sözleri yükselirmiş sınıfta. Neredeyse tüm suçlar domino etkisi yaptığı için artmakta. Trafik örneğinde anlattığım gibi, başkaları da yapıyor veya yapmıyor, artık o ne ise, hemen biz de arkalarından gideriz.

Öğretmen Ali’ye sorar, ‘Eriha surlarını kim yıktı?’ diye. ‘Öğretmenim ben yapmadım’ der ve öğretmen şaşkın onun yüzüne bakarken zil çalar. Öğretmen bu konuyu okul müdürüne anlatır. Müdür, ‘Eğer o yapmadım diyorsa doğrudur. Ben o aileyi tanırım, çok dürüsttürler’ demesine hoca daha çok şaşırır ve durumu Milli Eğitim’e yazarak bir mektup gönderir. Milli Eğitim’den gelen cevap aynen şöyledir: ‘O duvarı derhal onarın, bir daha da böyle şeyler ile bizi rahatsız etmeyin. Zaten çok masraflı bir okul, yoksa okulu kapatırız’!!! Haydaaa, al birinden vur öbürüne. Eriha surlarını kimin yıktığını belki sizler de bilmiyorsunuzdur. Merak edenler Mukaddes Kitaptan Yeşu kitabının 6. Bölümünü okuyabilirler. :-)

İnsanlar ne yaparsa yapsın hiçbir sorumluluk almak, bedelini ödemek istemiyor ama yapmaya devam ediyor. Bu: ‘Başka herkes o bedel ne ise, o acı ne ise, o sıkıntı ne ise, o hayat ne ise, o yuva ne ise perişan olup gidebilir ama ben sorumlu değilim’ demektir. Harika değil mi? Bizlerdeki sahip olduğumuz ve anlatmak istediğim ruhun ne olduğunu anladınız sanırım. ‘Suçunu itiraf edecek’ diyor Allah.

-Ne suçu beyim?

-Hangi suç?

-Kim yapmış?

-Ne zaman yapmış beyim?

-Kime yapmış?

-İspatın var mı beyim?

Kimse suç işlemekten rahatsız olmuyor ki, bir itirafta bulunsun. Kişi suç işlediği zaman rahatsızlık duymalı, o kadar ki itiraf edene kadar. Bunu polisler, savcılar, kanun, tehdit ile kişiyi kıskaca alarak yaptırabilirler. Kanunların önünde suç sayılmayan ama günah olan bir sürü şey var. Ayrıca kanunların önünde suç sayılan ama ispat edilemeyen yüzbinlerce hileler var. Devletlerin suçları var ve kimsenin gücü yetmiyor. ABD ye gidin de ‘sen suçlusun’ de? ‘Elinde o kadar kan var ve hâlâ doymayan, yiyen, arta kalanı ayaklarınla ezip parçalayan bir canavar gibisin’ deyin. (Mukaddes Kitap-Daniel 7:7) Kim dinler beyim? Ne onun halkı ne de yöneticileri umuruna takar. Çok azınlık bir kesimdir ki, onların da sesini zaten duyurmazlar.

Mukaddes kitap tarihinde tek bir ülkeden bahsedilir, Nineve diye. Yunus peygamberin başından geçen bu olayda, Nineve halkı Allaha inanır, oruç ilan ederler ve büyüğünden küçüğüne kadar çula sarınırlar. Ve bu söz Nineve kralına erişti, tahttan kalktı, kaftanını çıkardı, çul sarınıp, kül üzerinde oturdu. Kralın büyük adamlarının fermanı ile Nineve’ye bağırıp ilan etti: ‘İnsan ve hayvan, sığır ve davar, bir şey tatmasınlar, otlamasınlar, su da içmesinler;  insan da hayvan da çul sarınıp Allahı kuvvetle çağırsınlar; herkes kötü yolundan ve ellerindeki zorbalıktan dönsün. Kim bilir? Belki Allah döner ve nadim olur, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız. (Mukaddes Kitap-Yunus 3. Bölüm)

Mukaddes Kitap ve Kuran ile birlikte 4600 yıllık bir tarihi içeren Allahın sözlerinden sadece ülke olarak topyekûn tövbe eden bir bu milleti okuyoruz. Yunus ne dedi de onlar böyle döndü? Allahtan aldığı emir ile pek fazla uzun uzadıya konuşmadı Yunus.

‘Daha 40 gün var, Nineve yıkılacak!’

Yunus sadece bu sözleri söyleyerek, baştan başı 3 günlük yol uzunluğunda olan Nineve’de yürüdü. Onların tepkisini okuduk. Allah da onları bağışladı. Sizce zamanımızda dünyada hangi ülke topyekûn bu tepkiyi gösterir? Hangi millet? Hangi aşiret? Hangi grup? Hangi akraba topluluğu? Hangi aile veya kim? Samimiyetle soruyorum, çevrenizde kimi tanıyorsunuz? Şöyle bir derin düşünün. Ben kendi adıma daracık çevremden cevap vereyim, kimseyi tanımıyorum.

Osho’nun kitabında şöyle geçiyor:

İnsanlarla ilişki kurarken, mantıklı yaratıklarla karşı karşıya olmadığımızı aklımızdan çıkarmayalım. Biz duygusal davranan, önyargıları olan, onuruna ve gururuna düşkün yaratıklarla iletişim kurmaya çalışmaktayız.

Siz gelin bu insanlara ‘suçlusunuz, neden itiraf edip bırakmıyorsunuz?’ deyin. Dale Carnegie ise kitabında şu sözleri söylüyor:

Eleştiri çok tehlikeli bir kıvılcımdır. Ve bu kıvılcım bir barut fıçısından farksız olan insan gururunu infilak ettirecek mahiyettedir. (Dost kazanma ve insanları etkileme sanatı-Dale Carnegie)

Peygamberlere neler yaptılar biliyoruz, okuduk, duyduk. Çivilediler, testereyle biçtiler, diri diri gömdüler, hayvanlara parçalattırdılar, kazıklara oturtup, diri diri yaktılar… Daha saymaya gerek var mı? (İncil-Matta 27:33-51; İbraniler 11:35-40)

Dale Carnegie devam ederek şöyle yazıyor:

Eğer karşınızdakinin devamlı yanılgılarını ortaya çıkaran birisiyseniz, her sabah şu satırları okuyunuz. (Bu fıkrayı Profesör James Harvey Robin-son'un "Fikirlerin Oluşumu" isimli eserinden aldık.)

"Ara sıra, direnmeden veya heyecana kapılmadan düşüncelerimizi değiştirdiğimizi görürüz. Oysa bize yanıldığımız söylense direnir ve düşüncelerimizi sonuna kadar savunuruz. Açıkça görülüyor ki, bizim için önemli olan gerçekte o fikirler değil, tehdit karşısında kalan gururumuzdur. İnsanlar arasındaki konuşmalarda <<ben>> kelimesi oldukça çok yer kaplar. Bu söze gereken değeri vermek en akıllıca davranıştır. "Benim" yemeğim, "Benim" köpeğim, "Benim" evim, "Benim" babam, "Benim" ülkem sözleri de aynı etkiye sahiptir. Biz saatimizin yanlış olmasından başlayarak Merih’teki kanallar hakkındaki bilgimizin, bir kelimeyi yanlış telaffuz etmemizin yahut yanlış yazmamızın, bir tarihi yanlış söylememize itiraz eden birisiyle karşılaştığımızda kızarız. Çünkü doğru zannettiğimiz bir şeyin bildiğimiz gibi kalmasını isteriz. Ne onun için sıkılır ne de onun için özür dileriz. Sonuçta, bildiğimizi değiştirmemek için uğraşırız. (Dost kazanma ve insanları etkileme sanatı S.37-Dale Carnegie)

 

20 yaşında genç bir alman kızınla bir sohbette, ‘ne olursa olsun işlediğim suçu hiçbir zaman itiraf etmem’ diyordu. ‘Ama suçun apaçık ortada olup, elektrikli sandalyeye giderken de mi etmezsin?’ diye sormam üzerine, ‘son saniyesinde bile, hiçbir zaman etmem’ demesinde çok samimiydi. Ben inanıyorum ki bu eğitimi sırf o almıyordu. Ona bunu öyle inandırmışlardı ki, suçunu itiraf edersen zaten kaybedeceksin ama inkâr edersen yüzde bir bile olsa kurtulma şansın var mantığını bu kızın yüreğine kazımışlar. Allahla olan ilişkisi, ölüm, diriliş, hüküm günü gibi şeyler onlara zaten masal gibi geliyordu. Ancak Müslümanlara karşı savaşılıyorsa, onlar katlediliyorsa, kin ve nefrette, o zaman hepsi birlik içinde Hristiyan kesilirler! İnsanlar inançları bile nefret ve savaşma yolunda kullanıyorlar, kendileri samimiyetle hiç inanmasalar da.

Suçların bizi rahatsız etmesi için neye ihtiyacımız var?

-En önemlisi sağlıklı çalışan bir vicdana ihtiyacımız var.

(Daha fazlasını isteyenler www.mesias.de sayfasından ‘Din Mafyaları ve Biz’ kitabının ‘Vicdan’ bölümünü okuyabilirler)

Vicdan ne demek? Basit olarak, iyiyle kötüyü ayırt etme yeteneğimiz. İyi ile kötü kavramları kanunlara, kültürlere, inançlara, yörelere göre de çok farklılıklar gösterecektir. Aslında tek bir Allahtan yaratılıp, tek bir insandan türemiş insan soyuyuz. Tek bir din olması gerekirken, şeytan işi zenci saçına çevirmiş. Bu yüzden:

-Çok iyi bir eğitime ihtiyacımız var.

Bu eğitimi de ancak tek olan Allahın sözlerinden bulabiliriz. O sözler ise Mukaddes Kitap (Tevrat-Zebur-İncil bir arada) ve Kuran-ı Kerim. Kendimizi o sözler ile devamlı eğitmeliyiz, öğrenmeliyiz ki, bir olayda hemen aklımıza gelip, yüreklerimizde de yazılmış olsun. Tüm bunları bilmek de işe yaramıyor.

-Bildiğimiz, öğrendiğimiz o sözlere kesin inancımız olmalı.

Kesin inanmak da yeterli değil. Yakup sözlerinde:

Sen Allahın bir olduğuna inanıyorsun; iyi ediyorsun; cinler de inanıyorlar ve titriyorlar. (İncil-Yakup 2:19) diyor. İnandıklarımıza da kesin kez severek uymalı, uygulamalıyız. Yoksa bomboş bir inanç olup, hiç kimseye fayda sağlamayacak, bir işe de yaramayacaktır.

Eğitim, iman ve işler de yeterli değildir, Allah sevgisi bunların temelini oluşturur. Eğer sevgimiz olmazsa, iyi işleri yapıyor da olsak, muhakkak bir gün gelip düşeceğiz. Allahı sevmek için de onu tanımamız gerek. Söylediğim kitaplar vasıtası ve içten gelen dualar ile Allahı tanımamız ve onu sevmemiz mümkün olacaktır. Allahın kendisi için ‘dostum’ dediği İbrahim’in zamanında hiçbir kitap ve yazı yoktu. Ama o el yordamı ile yani aklını ve yüreğini kullanarak bir Allahın olduğuna kani oldu. (Kuran- Enam 74-79; Enbiya 51-70; Meryem 42-58; Tövbe 114; Mümtehine 4 -Lütfen bu ayetleri yerinden açarak okuyun)

Suçunu itiraf etmek insana önce büyük bir huzur, rahatlık verir. Ağır bir yükten kurtulma hafifliğine kavuşursunuz. Artık zihninizdeki o uyumsuzluklar son bulur. Ruhunuz, sanki korkunç fırtınalı dalgalardan sonraki sütliman olmuş, çarşaf gibi, sükûnet veren bir denizi andırır. Siz bu itirafı her şeyden önce Allah ile olan ilişkinizin bozulmaması için yaparsınız. Çünkü onun indinde hiçbir şey gizli değildir. Bilmediği, görmediği hiçbir şey yoktur. Siz zaten bu bilincin ve bilginin sahibi olduğunuzdan dolayı, suçunuzu gizlemezsiniz. Kimden gizleyeceksiniz? İnsanlardan mı? Onların önünde mi küçük düşmekten korkacaksınız yoksa Allahtan mı? Ayrıca itiraf edip, o suçu telafi etmekle, aynı suçları tekrar ve tekrar işlemekte zorluk çekeceğiz, çünkü Allaha olan itirafımız, pişmanlığımız aklımıza gelecek. Aynı dua etmek gibidir. Dua etmek insanı bina eder, neden? Duada Yaratıcımıza dileklerden, minnetten, bizi sıkan şeylerden bahsederiz ama tüm bunların onun iradesine göre olmasına dikkat ederiz. ‘Bana piyangodan ikramiye çıkar da, Zehra’nın düğünde giydiği gelinliğin daha gösterişlisini alabileyim de görsün gününü’ gibi duaların onun iradesine uymadığını bilecek kadar tanımak zorundayız Allahı. Hiç anlamadan, papağan gibi, mütemadiyen, bir ömür boyu söylediğimiz Arapçalar bizi bina etmez, zihnimizde ancak sahte bir rahatlık duyar, uyuşturur kendimizi kandırırız. Bu benim fikrim mi?

<<Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi olmayın. Onlar, herkes kendilerini görsün diye havralarda ve caddelerin köşe başlarında dikilip dua etmekten zevk alırlar. Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır. Ama siz dua edeceğiniz zaman iç odanıza çekilip kapıyı örtün ve gizlide olan Babanız'a dua edin. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. Dua ettiğinizde, putperestler gibi boş sözler tekrarlayıp durmayın. Onlar söz kalabalığıyla seslerini duyurabileceklerini sanırlar. Siz onlara benzemeyin! Çünkü Babanız nelere gereksinmeniz olduğunu siz daha O'ndan dilemeden önce bilir.(İncil-Matta 6:5-8)

Yalnız, ‘suç ettiğiniz kim ise, kimi mağdur edip, onu sıkıntıya düşürdüyseniz muhakkak önce onunla barışıp, durumu telafi edin’ diyor Allah.

Bu yüzden, sunakta adak sunarken kardeşinin sana karşı bir şikâyeti olduğunu anımsarsan, adağını orada, sunağın önünde bırak, git önce kardeşinle barış; sonra gelip adağını sun. (Matta 5:23)

İşlenilen suçların neredeyse atıyorum yüzde 99’unun ihtiyaçtan ötürü olmadığına inanıyorum. Bunu sırf ben söylemiyorum. Yalanlarımız, kıskançlıklarımız, tamah ettiğimiz şeyler, kibrimiz, egolarımız, hırslarımız, öfkemiz ve benzeri daha ne varsa, hiç biri ihtiyacımız değildir. Tüm bunları arzu ederiz ama ihtiyacımız değildir. Çok ünlü Hintli bir felsefe profesörü bakın ne diyor:

Arzuları öldür, onlardan hiç kan çıkmadığını göreceksin, çünkü ruhsuzdur. Fakat bir ihtiyacı öldürdüğünde katliam olacaktır. Bir ihtiyacı öldürdüğünde senin de bir parçan ölecek. Bir arzuyu öldürdüğünde, sen ölmeyeceksin. Tam tersi daha özgür olacaksın. Daha çok özgürlük arzuları bırakınca ortaya çıkacak. Hiçbir arzu olmadan bir ihtiyaç insanı haline geldiğinde, zaten yoldasın demektir ve cennet çok uzakta değildir. (Bhagwan)

Her dinde oruç tutmak vardır, bilhassa İslam âleminde. Neden? Allahın bizim aç, susuz veya birtakım arzulardan uzak durmamızı istemesi neden? Sanki yemek yiyip içince, ona mı yiyor içiyoruz? Oruç ruhunda, insanın ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunu ve ne kadar çok arzuları olduğunun da bilincine varmaktır. Nefsine ‘Hayır’ demektir. Onun dizginlerini elinize almak demektir. Ve yine oruç, bedenin ihtiyaçlarını dizginlemek ve ruhu zenginleştirmektir. Çünkü bunlar birbirine zıttır.

Çünkü bedene göre olanlar bedenin şeylerini, Ruha göre olanlar da Ruhun şeylerini düşünürler. Çünkü bedenin düşüncesi ölüm, fakat Ruhun düşüncesi hayat ve barıştır; çünkü bedenin düşüncesi Allaha düşmanlıktır; çünkü Allahın şeriatına/kanunlarına itaat etmez, hem de edemez; bedende olanlar Allahı hoşnut edemezler. O halde eğer Allahın ruhu sizde duruyorsa siz bedende değil Ruhtasınız…(İncil-Romalılar 8:5-9)

Allahtan esinlenerek yazılan tüm kutsal yazılar bize bu mesajı verir. Şeytan ise daima bedensel arzularımızı harekete geçirecek, iştahımızı kabartacak bir dünya kurmuştur. Tüm reklamlar, çevremiz, sahip olmak istediğimiz şeyler ve daha ne varsa, dikkat edin hep arzularımıza yöneliktir, ihtiyacımıza değil. İşlediğimiz suçlar da bunlardan kaynaklanır. Aç hırsız karnını doyurmak için çalıyorsa kimse onu hor görmez. diyor Hz.Süleyman.(Süleymanın Özdeyişleri 6:30) Ne kadar hırsız, uğursuz, sömürücü, hain veya katliamcı terörist varsa, kaçı ihtiyaçtan ötürü öyledir?

Nasrettin Hoca araba sürüyordu ve ben de yanında oturuyordum. Mahalleye girdiğimiz an –çok sıcak bir yaz günüydü- derhal arabanın bütün camlarını kapattı. ‘Ne yapıyorsun?’ dedim.

-‘Ne demek istiyorsun? Bütün mahallenin klimalı bir arabaya sahip olmadığımı öğrenmesine izin mi vereyim?’ dedi.

İkimiz de terliyorduk, fırın gibiydi ama komşularının klimalı bir arabaya sahip olmadığını öğrenmesine nasıl göz yumarsın? Bu bir zihin ihtiyacıdır. Beden, ‘Vazgeç şundan! Deli misin?’ der. Beden terliyor, ‘Hayır’ diyor. Bedeni dinle; zihni dinleme. Zihnin ihtiyaçları çevrendeki başka insanlar tarafından yaratılır; onlar akılsız, aptal, budala. (Bhagwan)

Mukaddes Kitabı ilk defa okurken şu ayet çok dikkatimi çekmişti. Orada Resul Pavlus şöyle diyordu:

Kanaat ve Takva (Allaha bağlılık-günahtan kaçınma) büyük kazançtır. Çünkü dünyaya bir şey getirmedik,  ne de ondan bir şey götürebiliriz. Fakat yiyeceğimiz ve örtüneceğimiz oldukça, onlarla kanaat edeceğiz. Fakat zengin olmak isteyenler imtihana ve tuzağa ve insanları mahva ve harabiyete batıran çok manasız ve muzır arzulara düşerler. Çünkü her türlü fenalığın bir kökü para sevgisidir; bazıları bunu arzu ederek imandan saptılar, ve bir çok eziyetlerle kendilerine işkence ettiler. (İncil-1.Timoteos 6:6-10)

Gerçekçi olup düşünün, yiyeceğimiz ve örtüneceğimiz ile yetinecek bir ruha sahip olunsa; tüm dünyamız aslında ne kadar zengindir. Yüz milyarları doyurur ve mutlu eder. Peki, neden hâlâ insan yaratıldığından beri dünyada kan döküp, birbirini yemekte? Kan kusturup, birbirine işkenceler etmekte? Çünkü sevgi yok. Gösterişleri sevgiyle karıştırmayalım, gerçek sevgiden bahsediyorum. Peki, o ne demek?

İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz. Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.

     Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır. Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır. Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır. Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım. Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir. (İncil-1.Korintliler 13)

Sevgi, tüm insanlık dünyasının temel sorunudur. Birbirimizi sevmiyoruz, kendimizi sevmiyoruz, hayvanları, doğayı sevmiyoruz, hayatı sevmiyoruz, Allahı sevmiyoruz ve onun için de devamlı suç işliyoruz. Hıristiyan âleminde en çok vaaz edilen konu sevgidir, çünkü bu onlarda yoktur veya korkunç azdır. Dikkat edin, her dinde en çok ne vaaz ediliyorsa, bu o inanç toplumunun eksiğidir. Sevgiden bahsedince aklıma geldi, biri bir yerde şöyle diyordu:

Hayvanları sevdiğimizi söyleriz, onları öldürür yeriz, ağaçları, çiçekleri sevdiğimizi söyler, keser, koparırız; balığı, ördeği, kuzuyu çok seviyoruz dersek ne demek olduğunu anladınız artık. İnsanları sevdiğimizi söyler, devamlı savaşırız. Biri beni sevdiğini söyleyecek diye ödüm kopuyor.

Olur da seversek, böyle seviyoruz. Yok etmek, parçalamak, hayat bağlarını koparmak oluyor meyvemiz. Sonra suçunu itiraf edip onu bırakmaktan mı bahsediyoruz! İmkânsız bir konu seçtim, biliyorum; yine de çok gerekli bulduğum için yazdım.

 Sonra bana, <<Bu kitabın peygamberlik sözlerini mühürleme>> dedi, <<Çünkü beklenen zaman yakındır.  Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Kirli olan, kirli işlerini sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal kalsın.>>

 <<İşte tez geliyorum! Vereceğim ödüller yanımdadır. Herkese yaptığının karşılığını vereceğim.  Alfa* ve Omega*, birinci ve sonuncu, başlangıç ve son Ben'im.

 <<Kaftanlarını yıkayan, böylelikle yaşam ağacından yemeye hak kazanarak kapılardan geçip kente girenlere ne mutlu! Köpekler, büyücüler, fuhuş yapanlar, adam öldürenler, putperestler, yalanı sevip hile yapanların hepsi dışarıda kalacaklar. (İncil-Vahiy 22:10-14)

Baş Sayfa