inanan inanmayan

Anasayfa Din MAFYALARI Kronoloji Sitemap

ANASAYFA

Din MAFYALARI (Kitap)

ÖNSÖZ

KRONOLOJİ

  BÜTÜN   DÜNYADAKİ KAVMLARA

İkinci Bir İspat

ORGANİZASYON ve  ALLAH

Belki Dinlerler

MAHKEME TUTANAKLARI

Organizasyona bir Mektup

AH ŞU ONLAR     YOKMU!

ALLAH BİZİ Mİ KULLANIYOR?

MUSEVİ    HIRISTİYAN MÜSLÜMAN

İnanan ve İnanmayanlarla Sohbet

NEDEN İKİYÜZLÜLÜK !

BİZ NEREYE GİDELİM?

Çok Önemli Bir Gün

yeni4 Sadakat

Suçunu İtiraf Edecek! yeni4

SİTEMAP

İnanan ve İnanmayanlarla Sohbet

Allah’a inandığını söyleyen insanlarla hiç sohbet ettiniz mi? İster Müslüman ister Hıristiyan; bunların hangi mezhebi de olursa olsun, pek fark göremeyeceğiniz, hepsinin ortak özellikleri vardır. Bu insanların bazıları da samimidir. Daha doğrusu kendilerini inanmaya zorlayan kişiler bunlar. Yani gayret ediyorlar. Bu insanlarla sohbet etmek korkunç sıkıcı olur. Neden mi? Konumuz da bu zaten. Çoğu zaman bahsettikleri imanlarının, bilgilerinin hiç bir kaynağı yoktur. Ezbere, kulaktan duyduklarına iman etmişlerdir ve de savunurlar. Hem de büyük hararetle, ağızlarından köpüklü tükürükler saçarak. Anlattıkları ve de savundukları şeyler ise maalesef bir o kadar da saçmalıklarla doludur. Lafı uzatmadan örnekler vereyim ki, yazım daha canlı olsun.

Müslümanlarla sohbet:

Allah Âdem’in önce boyunu 300 m. yaratmış. Sonra Âdem: “Allah’ım ne yaptın, bu boy bana çok uzun, ne olur biraz küçült ki meyveleri daha rahat toplayıp yiyebileyim” demiş! Allah ile Âdem arasındaki bu sohbet ve Allah’ın Âdem’i birçok defalardan sonra onu ideal bir ölçüye getirmesi, ancak Âdem’in yalvarmalarıyla olmuştur! Bazı hayvanlar da aynı sorunlarla gelip yalvarır,  Allah da onların isteğine göre yapıp onları rahatlatır! Bu da herhalde yaratıkların yaratıcıdan daha akıllı olma mantığına dayanıyor!

Âdem yaratıldıktan bir müddet sonra tuvalet etme ihtiyacı duymuş ve dışkısını merakla elleyip elleyip, vücuduna sürmüş ve sürdüğü yerlerde kıllar çıkmaya başlamış. Kısacası onlara göre Âdem pisliğiyle oynadığından dolayı vücudu kıllıymış!

Bu insanların genelde kadınları sık sık rüyalarında nur yüzlü, aksakallı adamlar görürler! Onlara göre her gördükleri rüyanın ayrıntısının da anlamı vardır! Rüyasında su mu içiyor, tuvalete mi gitti, oturuyor mu, ya da her ne ise hepsinin apayrı anlamı olmalı. Bunun için de rüya tabirleri kitapları vardır. Kalın kalın ciltler. Allah’ın sözü olan o kutsal kitapları okumazlar, ama her gün o rüyalarının tabirlerine bakmaya bayılırlar. Eğer sohbetler koyulaşırsa daha neler çıkar neler. Telli babalar, Nafi dedeler, yatırlar, evliyalar, ilahlaştırdıkları din filozofları... Bunlara adaklar adarlar, niyetler tutarlar, paralar atarlar. Hayatlarını, ümitlerini sanki bunlara bağlamışlardır.

İstanbul’un göbeğinde meşhur dükkânların arasında, demir parmaklıkların içinde yeşil bir kumaşa sarılmış tabut vardı. Ben o zamanlar çocuktum. Bir yer diyorum, sirkeciyle mısır çarşısı arasında olan bu yere bir isim bulamadım. Her iş yerinin bir ismi vardı da bunun hiç bir ismi cismi olmayan demir parmaklıklı, boş, camsız ve odanın içinde de tabut var! Bu anlattığımın da hemen yanında piyango biletçisi, solunda saatçi dükkânları, baklavacılar falan var. Tabutun üzerinde de paralar! Kâğıt ve demir paralar, fakat zaman da demir paranın değerli olduğu zaman. Cam açık, zaten yok ki. Yoldan geçenlerden bazıları içeriye para atıyorlar. Gerçi ben atanı hiç görmedim, ama orada durup beklemedim de. Muhakkak atanlar var ki o paralar da tabutun üstünü doldurmuş. Fakat arada demir parmaklıklar var. O kadar da aç fakir var ki, yoldan geçen birinin gözü kızarda alıverir o paraları diye belli ki korkuyorlar. Ben bile zor durumlarımda oradaki paralara şöyle bir bakıp da geçmişimdir. Elimi uzattığımda kesinlikle alabilecek olsaydım belki de alırdım. Tabii bir ben değilim böyle düşünen ki, adamlar demir parmaklıklar yapmışlar. O paraları kim toplardı, hangi amaçla toplanırdı, ne için toplarlardı, devlet nasıl müsaade etmiş, hiç bilmem. Belki hâlâ da orada duruyordur. Yeşil beze sarılı boş tabutlu dükkân. Ben tabii o zamanki çocuk kafasıyla o tabutun içinde ölü var sanırdım. Yanından üzülerek geçerdim.

Oradaki paraları toplayanı anlamak kolay da, parayı oraya atan neye inanıp da atıyor! Bunu anlamak, işte bu düşündürücü. Fakat yukarıdaki bir bilgiyle yaratıldığına inanan insanın oraya da para atması gayette normal! O yukarıdaki masallara benzer daha ne masallar var da, anlatmaya bütün Internet sayfaları, kitaplar yetmez! Bu inancı da sadece cahil halkın sanmayın. Doktoru, mühendisi, bekçisi, çöpçüsü de aynı inançta. Üç aşağı beş yukarı.  Kuranın Nahl (16.)Suresinin 62. ayetinde:

“Onlar, kendilerinin bile hoşlanmadıkları şeyi Allah’a yüklerler” diye boşuna yazılmamış.

Gelelim Avrupa’nın göbeğindeki Hıristiyanlarla sohbetimize:

Allah bir değil de üç taneymiş! Allah yeryüzüne bakmış ve insanları bir türlü anlayamamış, onun için insan olup yeryüzüne gelmiş! Bu da İsa Mesih’miş! Hâlbuki İsa, Kadiri mutlak Allah Yehova ise; öldürülmeden önce niye Allah’a dua edip: “Benim değil senin iraden olsun” desin? (Matta 26:39) Allah Allah’a dua eder mi?  Bunların Hıristiyan inancı denilen masallarına göre eder! Onlara göre her ikisi aynı de, dua «kibarlıktan» ötürüymüş! Hıristiyan mantığında böyle yorum yapanlarını da duymak şaşırtıcı değildir.

Örnekler de veriyorlar. Karınca sürüsüne yardım etmek isteyen bir insana, o küçücük bedenleriyle karıncalar saldırmaya başlamış. Adam düşünmüş, “Hâlbuki ben bunlara yardım etmek istiyorum, ama bunlar beni anlamıyor, demek karıncaya yardım etmek için karınca gibi olmak, karınca gibi düşünmek lazım ki, yardım edebilesin!” Böyle düşünen de onlara göre Allah! Onların Allah’ı tanımadaki bilgileri Müslümanların Allah’ından pek farklı değil. Karıncayı insan mı yarattı ki böyle örnekler veriyorlar! Demagoji denir bu açıklamalara. Demagojide amaç, yanlış bir şeyi doğruymuş gibi göstermeye uğraşmaktır. Bu mantığa göre gidersek; insanlar arabayı icat etti, motoru, bujiyi icat etti. Bozulunca tamir etmesi için tamirciye gideriz. Ben şimdiye kadar bujinin bozuk olduğunu anlamak için buji olan bir tamirciye rastlamadım! Ya da motor bozulunca, onu anlamak için motor olan tamirciye! Bunları icat eden zaten nedenini de bilebilirse ki, bunu yapan biz insanlık ve de hiç bir şey Allah ile kıyas olunamaz, bizleri yaratan Allah bizi anlamak için niye insan şekline girsin? Hâlbuki Davut yaratıcımızın bilgi ve yeteneğini mezmurunda (Zebur kitabı) ne kadar açıkça söylüyor. Mezmurlar 139:13;15-16 da:

Çünkü böbreklerimi sen teşkil ettin; anam karnında beni ördün... Gizli yerde yaratıldığım zaman, dünyanın derin yerlerinde şaşılacak surette kurulduğum zaman, bedenim sana gizli değildi. Gözlerin beni cenin iken gördü; ve daha onlardan hiç biri yokken, benim için tayin olunan günlerin hepsi senin kitabında yazılmıştır.

Allah’ın ruhuyla Davut ne hakikatleri dile getiriyor, biz ise nelere inanıyoruz! Bap 139;17 ayetinde devam ediyor:

Düşüncelerin benim için ne değerlidir ey Allah.

Hayreti! Davut Allah’ın bizim hakkımızdaki düşüncelerini değerli bulurken, Hıristiyan âlemi: “Allah insanı anlamak için insan oldu” diye inanıyor. Bu yazdıklarıma inananlar da dinde en ileri bilginleri. Böyle inanıyor ve de inandırıyorlar. Bu ise binlercesinin en meşhurlarından sadece bir örnek.

İsa’nın öldürüldüğü zamanı anmak için ki, yine de bunun gerçek anlamını hiç biri bilmez; tavşan ile yumurta koyarlar. Hâlâ bu tavşan ile yumurtanın nasıl bir ilişkisi var bilinmez. Horoz ile yumurtayı bir araya koysalar, yine zor olsa da bir bağlantı kurulur. Tavşanın yumurtlaması ile İsa’nın ölümü arasındaki bağlantıyı ben 40 sene Hıristiyanların arasındayım hâlâ öğrenemedim. Kimileri bereket anlamında yorumlarken, bazıları da o mevsimde insan vücudunun yumurtaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Eğer böyle ise bile bunların İsa’nın ölümü ve Allah’ın iradesiyle ne bağlantıları var? Yine bilinmez!

İsa’nın doğduğu günü ise kırmızı elbiseli, beyaz sakallı adamlarla hediyeler vererek kutlarlar. Süslü çam ağaçlarını da unutmayalım! Hâlbuki İsrail’de İsa doğduğu zaman çam ağacıyla ve O’nun doğum günüyle ilgili İncil’de nasıl bir bağlantı kuruluyor esrarengizdir. İncil’i bin kere de okusanız böyle bir şey bulamazsınız.

Bir de yeryüzündeki kötülükler olurken nedenine:  “Allah bizim ne yapacağımızı bilmediği için, öyle bakıyor ve de ne yapacağımızı merak ediyor” muş! Böylelikle de Allah bilgi ve tecrübe sahibi oluyormuş! Bu yüzdenmiş kötülüklerin nedeni. Bu ve buna benzer inanca: “Hıristiyan bilgisinde en doğruyuz” diye kabaranları bile sahiptir. Bütün bunlar Allah’a ders olması için mi oluyor yoksa biz insanlığa mı? Onlara göre en çok Allah’a ders oluyor!

Hâlbuki Eyüp kitabında 36:14 de:

O’nu görmediğini söylediğin zaman bile davan O’nun önündedir bekle... diyor. İşaya (Yeşaya) 65:24 de yine Allah:

Ve vaki olacak ki onlar çağırmadan önce ben cevap vereceğim; ve daha onlar söylerken ben işiteceğim.

Bu ayetler Allah’ın bizler çağırmadan önce ne için çağıracağımızı bile önceden gören bir özelliğe sahip olduğunu vurgulamıyor mu? Aslında ne kadar mutlu olmalıyız. Allah bütün evreni, içindekini ve dışındakini yaratıp, her şeye kadir biri. O’nun gücü her şeye yeter. Anlayışa sahip, hikmetin ise kaynağı. Bizler ise masallarımızla çocuklarımıza : “Allah Âdem’i nasıl bozuk yaratmıştı da bereket versin Âdem akıl verdi de kurtulduk” diye öğretiyoruz! İnsan ile karıncayı kıyaslayıp, karıncayı anlayamayan insanı Allah yerine koyarak benzetmeler yapıyoruz. Allah’ı bahçıvana benzetip, değersiz otları da kötü insanlar yerine koyanları da var. Bu yüzden nasıl bir bahçıvan o otlardan bir şey bilmek istemezse, Allah da kötü insanları ve her şeyi, her zaman görmezmiş! (Şahitlerin Allah hakkındaki resmi öğretileri. Bernd’i bu yüzden aralarından atmışlardı) Onlara göre kötü insanların da kim olduğu belli. Kendilerine ait olmayan herkes kötü! Çocuklarımızın beynine bu saçmalıkları yerleştirirken, “onlara Allah bilgisini verdim” diye de utanmadan vicdanımızı mı rahatlatıyoruz?!

Hele birde Allah’ın sözlerini okumaya başlarsak! Her okuyup kalktığımızda her şeyden, her hareketten bir alamet ararız. Gizli gizli kendimizi peygamber, evliya, Musa, İsa, Muhammed’in yerindeymişiz gibi görmeye başlarız. Artık içlerinden hangisini sempatik buluyorsak. Açıkça söyleyemeyiz, insanların ne diyeceklerini, nasıl alay edeceklerini biliriz de ondan. Fakat yüzde yüz inanacaklarını bilsek, peygamber, resul, ermiş olduğumuzu hemen ilan ediveririz. Allah hakkında bilgi edinmeye başlayıpta bu duygulara sahip olmayan var mıdır? Aslında bir zaman sonra bu duyguları normal olarak görüyoruz. Eğer sınırı aşmazsak tabii. Hem peygamber olmayı istemek kötü bir şey de değil ki. Musa’nın dediği gibi: “Keşke Rabbin bütün kavmı, herkes peygamber olsa idi”. (Sayılar kitabı, ya da Yeni tercümede: Çölde sayım kitabının 11 bap 29 ayeti) Bütün bunlar olabilir ve de çoğu durumlarda kötü diyemiyorsak da, fakat yalan söylemek sahtekârlıktır ve Allah’tan değildir diye de belirtmek istiyorum.

Bir kimse bir şey değilken kendini bir şeymiş gibi gösterirse, ya da sanırsa kendi kendini aldatır” diyor resul Pavlus İncil de Galatyalılar 6:3 de.

Yalnız Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Yahudi’si değil, Allah’ın hakikatleri hakkında maalesef yeryüzümüz bu gibi saçma bilgilerle dolu. Allah diye tanıttıkları ancak uydurma şeyler. Kendi kafalarına göre yarattıkları ilahlar, ama onlar gerçek Allah değil. Hele bir de Allah adına yaptıkları ibadet denilen işleri ise tam bir rezalet.

Müslümanlar Allah istiyor diye sünnet olurlar. Kuranda hiç bir yerde yazmadığı gibi Muhammed de sünnet olmamıştır. Fakat onlar uydurup “Muhammed doğuştan sünnetliydi” diye Yahudi masallarına uyarlar. Kafalarına göre uydurdukları bayramlar, törenler de az değildir. Dediğim gibi hepsini yazmaya sayfalar yetmeyecek.

Hıristiyanlar ise daha bir enteresan. İsa’nın doğum günü diye uydurdukları tarih ve o kutlama şekli. Yine İncilin hiç bir yerinde İsa: “Benim doğum günümü kutlayın” dememiştir. Bırakın demeyi, ne ayı ne de günü tam olarak belli olmayan ve de yazmayan, bununla birlikte kafalarından uydurdukları “Noel” diye bilinen 24 Aralık gününe taparcasına bağlanmayı kimin söylediği belirsizdir. Doğumunu kutladıkları kişinin yolunda yürümedikleri kesin. Bir de oy toplamak için partilerinde övünerek “bizler Hıristiyan’ız derler. Partilerine de o ismi verenler, İsa’nın değil de Şeytanın isteği olan savaşlar için: “Neden biz de ülke olarak o savaşlara katılmıyoruz diye” bas bas bağırırlar! Başa geldiklerinde ise insanlığı birbirine düşman edecek her türlü yola başvururlar.

Evliliği yasaklayıp, “biz Allah’a daha yakın olmak istiyoruz” diyenlerin ellerine Mukaddes Kitapla, bir de günah işledikleri zaman kendi kendini kırbaçlasınlar diye kırbaç verip, Hıristiyan olmayanların da kafalarını uçuran misyonerleri tarihte az değildir. O yüksek, kalın duvarlı ortaçağ kiliselerinin kapalı kapılarının ardındaki iğrençlikleri ise artık hiç birimize yabancı değil. Mukaddes Kitabı kendi dilinde okuyor diye o kişileri yakanlar da yine bunlardı.

Müslüman tarikatlarında ise, kendini şişleyenler mi, fırıl fırıl dönenler mi, ateş üzerinde yürüyenler mi... daha neler neler. Bütün bu dinlere şöyle bir uzaktan bakarsanız, sanki sirke girdiğinizi sanırsınız. Buna da sözüm ona “Allah’a ibadet” derler!  Bizlerin kaçı bu şekilde ibadet etti şimdiye kadar, sorarım sizlere? Hanginiz ateş üstünde yürüyüp, günlerce de topaç gibi dönebilirsiniz? Ya da kılıçları vücudunuza sokup sokup çıkarmak mı Allah’a yakın olmak demek? Böyle biri aranızda hiç yok mu?  Bu mantığa göre demek ki biz Allah’a hiç yakın değiliz ve de yaklaşamayacağız!

Böyle Allah’a kulluk ettiklerini, O’na yaklaştıklarını sanırlar! Bu ibadet şekillerinde modaya göre de değişiklik yaparlar.  Zaman geldi, devir değişti, Hıristiyanlıkta o zamana, o devre, daha doğrusu modaya uydu. Bazı yerlerde Hıristiyanlığın orta çağını yaşayan Müslümanlık da, zamanın değiştiğini gördüğünden, kendini şimdinin modasına uydurmaya çalışıyor. Bir zamanlar uçtu diye Çelebinin kafasını uçuran dinciler, şimdi helâdayken gâvur icadı dedikleri cep telefonuyla konuşuyor! Fakat kaçı gerçek yaratıcının isteklerine, beklentilerine ve hakikatine uymayı düşünüyor? Allah’ın bu tip insanlık hakkında söylediği sözlere bir bakalım. Tevrat-Mika 3:5 ve 11-12 ayetleri:

Rab diyor ki, “ey halkımı saptıran peygamberler, sizi doyuranlara esenlik diler, doyurmayanlara savaş açarsınız... Önderleri rüşvetle yönetir,  kâhinleri ücretle öğretir, peygamberleri para için falcılık eder,  sonra da “Rab bizimle birlikte değil mi? Başımıza bir şey gelmez” diyerek Rabbe dayanmaya kalkışırlar.

Bu sözler bu insanlara uyuyor mu uymuyor mu? Yine ne demek istiyorum? Aslında maksadım kolay anlaşılıyor. Böyle samimi inananlarla konuştuktan sonra, hiç inanmadığını söyleyenler bize daha aklı başında, daha bir mantıklı, hatta o inananlardan daha doğru ve güvenilir gözüküyorlar. İsa bir keresinde samimi hem de doğru inananlar için uyarı şeklinde bir hakikati vurguladı:

“...Gerçekten bu çağın insanları kendilerine benzer kişilerle ilişkilerinde, ışıkta yürüyenlerden daha akıllı oluyorlar” dedi. (İncil-Luka 16:8b)

Sözlerim samimiyetle Allah’ı ama gerçek Allah’ı, İbrahim’in, İshak’ın, Yakup’un, İsa Mesih’in, Muhammed’in Allah’ını tanımak ve O’nun iradesine göre yaşamak isteyenlere. Masallarla Allah’ı içinizde boğmalarına izin vermeyin. Çünkü onlar şu peygamberliğin yerine gelmesi için çalışıp, insanları saptırmaya uğraşıyorlar. 2.Timoteos Bap 4:3-4de:

Çünkü zaman gelecektir ki, sağlam öğretişe tahammül edemeyecekler. Kulaklarını okşayan sözler duymak için çevrelerine kendi arzularına uygun öğretmenler toplayacaklar. Kulaklarını gerçeğe tıkayıp masallara sapacaklar.

Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla olan uyarılarını arkamıza atmayalım. Belki biri bize bu masalları Mukaddes Kitaptan okuduğunu iddia edebilir. Konuşan yılanlar ve eşekler, yılan olan sopalar, gökten yağan ekmekler, yarılan denizler, kan olan nehirler, peygamber olan babalarıyla yatan kızlar....vs. (ki her şey Allah’ın iradesi değildi. Mukaddes yazılardaki her olayı Allah’ın desteklediği anlamında okumamalıyız).... Bütün bunlar Allah’ı küçültmez tam tersine O’nu yüceltir ve onun için kaleme alındı. İnsanların kendi uydurma ilhamlarıyla, akılsızlıklarıyla, bozukluklarıyla anlattıkları şeyler ise Allah’ı küçültücü, suçlayıcı ve de küstahça hakikate uymayan şeyler. Evet, Mukaddes Kitaplardaki yazılan yazıların gerçek anlamını hemen ilk okumada çözeceğiz garantisi yok. Fakat Allah kendisini arayanlara şu garantiyi veriyor:

Eğer gümüş arar gibi O’nu ararsan, ve defineler araştırır gibi O’nu araştırırsan; Rab korkusunu o zaman anlayacaksın ve Allah bilgisini bulacaksın. Süleyman’ın Meselleri Bap 2:4-5

Hangimiz parayı ya da altını kolay elde diyor? Defineler araştırmak kolay mı? Bunların kolay olmadığını yaratıcımız da biliyor. Eğer kendisini arayanların aynı zahmeti gösterme isteği de olurlarsa, o zaman bulacaklarını da söylüyor. Sadece günlük geçimlerimiz için her gün nasıl işe gittiğimizi ve ne kadar uğraş verdiğimizi düşünelim. Çoğu ülkede kazancımız zaruri ihtiyaçlarımızdan fazlasına yettiği halde, daha çok istek ve zevklerimizi yerine getirmek, kendimizi garanti altına almak için fazla bile çalışıyoruz. Ölüm ise hepimizin her an sanki cebinde hazır olduğu halde. Bizden hiç bir maddi servet istemeden, ebedi mutlu bir hayat için, yaratıcımız, sahibimiz, Allah’ımız Rabbi tanımak uğrunda araştırma yapmak neden bizlere anlamsız gelsin? En azından insan bunu merak ettiğinden ötürü yapmaz mı? O’nun istediği gibi bir yaşantı şeklinde hayatımızı değiştirmemiz, “bütün bunlar acaba bizim faydamız, mutluluğumuz için mi?” desek bile, yine de en azından denemeye değmez mi? Hayatımızda bu gibi değişiklikleri ne kadar boş, anlamsız ve yanlış şeyler için yapmadık mı? Dinlerden, öğretilerinden ve uygulamalarından az da olsa örnekler verdim, okudunuz. Hatta çoğu zaman onlar bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Yukarıdaki konuda belirttiğim dinler, milletler, yeryüzünün tümü ne yaparsa yapsın, biz Allah’ın peygamberi Mika’nın dediği gibi olmak istemeliyiz. Mukaddes Kitapta Mika 4:5’de şöyle yazıyor:

Bütün halklar ilahlarının izinden gitse bile,

Biz sonsuza dek Tanrımız Rabbin izinden gideceğiz.

Baş Sayfa